Bir mücevher sadece bir taş mıdır, yoksa uğruna
sadakatlerin bozulduğu, insanların değiştiği ve
tarihin seyrinin dahi sarsıldığı bir
ihtiras mı?
İskender Pala, yeni romanı ‘Soygun’la
1826 İstanbul’una, sarayın mahremine
ve Kaşıkçı Elması'nın etrafında dolaşan büyük
bir muammaya davet ediyor. Fakat bu davette yalnızca bir hırsızlık hikâyesi
yok; aşk, ihanet, devlet, vicdan ve
insan tabiatının karanlık
dehlizleri de var!
Soygun,
hırsızlık, cinayet ve saray gibi kelimeler roman yahut sinema dünyasında bir
araya geldiklerinde dikkatleri celbeder, gözleri ve merakı kendilerine çevirir.
İskender
Pala’nın yeni romanının kapağı da ilk bakışta bize bu hüviyette bir hikâyeyi
işaret ediyor. “Soygun” kelimesindeki “O” harfinin yerini alan Kaşıkçı Elması
ile padişahın huzurunda sırtı dönük bekleyen adam heyecan dozajını artırıyor.
Huzurdaki bu adam suçlu mu, sadık bir kul mu, yoksa sarayın en kıymetli sırrına
yaklaşan bir hırsız mı? Anlayacağınız kitabın sayfalarını çevirmeye başlamadan
merak çoktan başlamış oluyor.
Kapaktan
yol almayı sürdürelim, başka neler çağrıştırıyor: devletin kalbine, sarayın
mahremine, tarihin en muhkem kapılarından birine uzanacak bir el vardır sanki
ve ‘imparatorluğun hazinesinden Kaşıkçı Elması çalınabilir mi, çalınırsa bu
sadece hırsızlık mı olur, yoksa bir devrin içindeki çatlağın, devlet aklının
yorgunluğunun, insan zaafının ve belki de aşkın en tehlikeli yüzünün hikâyesi
mi?’ gibi ürpertici sorulara ve doğuracağı ihtimallerin eşiğine getirir.
Peki ya hırsız aşık ise?
Kaşıkçı
Elması, Osmanlı hazinesinin en meşhur mücevherlerinden biridir; onu cazip kılan
maddî kıymetinden çok etrafını saran rivayetlerdir. Saraya nasıl geldiği kesin
biçimde bilinmeyen, kimi anlatılarda çöplükte bulunmuş değersiz bir taş şeklinde
başlayan, kimi anlatılarda iktidar ve servet yollarından geçerek Topkapı’ya
ulaşan bu elmas, tarih ile efsane arasında asılı duran nadir nesnelerdendir.
Pala’nın romanı da işte bu belirsizliğin içine girer. Yalnız şuna dikkat: Pala,
‘bu elmas çalınsaydı?’ diye sormakla kalmaz, ‘bu elması çalmayı göze alan
insanlar nasıl bir zamanın, mecburiyetin, tutkunun içinden çıkmış olabilir?”
diye düşündürür. Bu durum ‘Soygun’u sıradan bir polisiye yahut serüven anlatısı
olmaktan çıkarır.
Romanın
sadece ön kapağı değil, arka kapak atmosferi de bu gerilimi açıkça kurar: 1826
sonbaharının puslu günleri, zindanda bir müderris, arastada bir mücellit,
Kapalıçarşı’da bir elmastıraş; sarayın en değerli mücevherini çalmak zorunda
kalan insanlar, ihtiyaç duyulan bir cündî ve bir hırsız… Ardından kışkırtıcı bir
soru: “Peki ya hırsız âşık ise?”
Usta kalem
İskender Pala’nın sadece hırsızlık vakasıyla yetinmediği, zaman sıçramaları,
kolaj ve pastiş teknikleriyle ilerlediği, asıl aksiyonun kitabın ortalarından
itibaren yoğunlaştığı ve ‘soygun’ fikrinin beklenenden daha girift biçimde ters
yüz edildiği sürprizlere de kapı araladığı anlaşılacaktır.
Hırsızlığın
nesnesi kadar zaman da romanı güçlü kılmaktadır. 1826, Osmanlı tarihinde; Yeniçeri
Ocağı’nın kaldırıldığı, devletin kendi bünyesindeki eski kuvvetlerle
hesaplaştığı, II. Mahmut’un yenilik ve merkeziyet arayışının sert sancılar
doğurduğu bir eşiktir. Sultan Mahmut’un tek başına bir ülkeyi ayakta tutmaya
çalışan, mektepler açtıran, ıslahatlar yaptıran ama mutsuz ve parçalanmış bir
toplumla karşı karşıya kalan bir hükümdar olarak anılması da boşuna değildir.
Bu atmosferde soygun, saraydan bir elmas çalmaktan çok eski ile yeninin,
sadakat ile ihanetin, vefa ile çıkarın, nizam ile kargaşanın birbirine
karıştığı bir hengâmede insanın neye dönüşebileceğini yoklayan bir imtihandır. Saraydan
yapılacak soygunun yönetime, devrin sosyal olaylarına, yeniliklere, güvene,
vatanseverliğe, vefaya ve ihanete uzandığının altı hususiyetle çizilir.
İskender
Pala’nın burada yaptığı, tanıdık bir tarihî dekorun içine modern okurun da
yakalayabileceği bir gerilim yerleştirmektir. Beş kişilik bir ekip, takma
adlar, adım adım hazırlanan bir plân, saray, zindan, Kapalıçarşı, mücevher,
takip, kaçış, sır ve aşk… İlk bakışta bunlar çağdaş bir soygun anlatısının
unsurları gibi görünse de Pala’nın farkı, bu popüler gerilimi Osmanlı saray
kültürü, klâsik edebiyat zevki, tarihî hafıza ve insan tabiatına dair kadim
sorularla birleştirmesidir. Aslan kod adlı müderris Ubeydullah Ağa, Porsuk lâkaplı
Zahid, Ceylan kod adlı Cündî Beşe, Bukalemun lakaplı Yuvanaki, Tûti lakaplı
Kızıl Sadettin ve aşkla fotoğrafa zenginlik katan Tavşan; soygun ekibinin
üyelerinden ziyade farklı niyetlerin, farklı sadakatlerin ve farklı zaafların
taşıyıcılarıdır.
Dikkatli
okur, soygunun asıl sorusu, elmas nasıl çalınacak?’ sorusuyla sınırlı
kalmayacağını anlayacaktır. Evet, plân ve bu çerçevede hazırlık ve gerilim de
vardır ama Pala’nın romanında plân her zaman insanın içindeki bilinmeyenle
sınanır. Bir mücevheri çalmak için hesap yapılabilir; fakat aşk hesaba
katılabilir mi? Bir sarayın kapıları, muhafızları, koridorları, hazineleri
ölçülebilir; fakat ihanetin, korkunun, pişmanlığın, sadakatin ve vicdanın
mesafesi ölçülebilir mi? “Ya hırsız âşık ise?” sorusu bu yüzden yalnızca
romantik bir merak cümlesinden ibaretmiş gibi görülmemelidir, romanın ahlâkî
merkezini de açan anahtardır gerçek.
Yazarın
tarihî romana bakışı da bu noktada önem kazanmaktadır. Bir söyleşisinde Pala,
tarihî roman yazılsa dahi yazarın aslında kendi çağını da yazdığını söyler; ona
göre tarih, bugüne temas eden taraflarıyla anlam kazanır. Bu anlayış ‘Soygun’da
açıkça hissedilir. Roman 1826’da geçer; fakat 1826’yı anlatmakla kalmaz. Devletin
çözülme korkusu, yeniliklerin doğurduğu direnç, halkın zihnen parçalanması,
güven duygusunun zedelenmesi, içeriden ve dışarıdan kuşatılmışlık hissi bugünün
okuruna da yabancı değildir. Bundan mütevellit tarih, Pala’nın kaleminde bugüne
ayna tutan mücellâ bir yüzeye dönüşür.
İskender
Pala’yı bu tür anlatılarda ayrıcalıklı kılan asıl birikim, onun divan edebiyatı
ve Osmanlı kültürüyle kurduğu uzun soluklu ünsiyettir. Pala, divan edebiyatı
alanında doktorasını tamamlamış, doçent ve profesör olmuş; klasik şiiri geniş
kitlelere sevdirme çabasıyla “Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak anılmış bir kalemdir
ve romanlarında metinlerarasılık, montaj, geriye dönüş, iç monolog, mektup gibi
teknikleri kullanan, divan edebiyatı mirasından beslenen, tarihî gerçeklikten
bütünüyle uzaklaşmamaya çalıştığı ve aşk, iktidar hırsı, isyan, kaçış, ayrılık
gibi temaları işleyen profil çizer.
Bu
bilgiler ışığında Soygun’u, Pala külliyatında, eski hünerlerinin daha hızlı,
daha sade, daha hareketli bir kurgu içinde yeniden görünmesi olarak değerlendirebiliriz.
Romanın dili, Pala’nın klâsik zevkini taşımakla beraber çağın hızlı okuma
alışkanlığına uygun biçimde daha sade ve akıcıdır; cümleler çoğu yerde kulağa
küpe olacak tespitler ve nasihatler halinde ilerler. Bu çok mühimdir; zira
Pala, ağır bir tarihî dekor kurarken okuru metnin dışında bırakmaz, sarayın
eşiğine, Kapalıçarşı’nın uğultusuna, zindanın rutubetine, Bab-ı Hümayun’un
rüzgârına, Ayasofya ezanının akşam vaktindeki yankısına çağırır. “Ne olacak?” sorusu
yanında “bu insanlar neden böyle davranıyor?” diye de merak ederiz.
Baş
taraftaki yağmur, rüzgâr, sadaret landosu, Bab-ı Hümayun, akşam ezanı ve Sultan
Mahmud’un yorgunluğu, kurgunun tonunu ilk anda belirler. Bu ton, neşeli bir
maceranın değil, sisli ve muammalı bir devrin tonudur. Padişah ülkeyi ayakta
tutmaya çalışırken halk fikren dağılmış, herkes birbirine çemkirir olmuş,
devlet aleyhine çalışan şer şebekeleri zuhur etmiştir. Bu zeminde Kaşıkçı
Elması’nın çalınması, neredeyse sembolik bir mânâ kazanır: Devletin
hazinesindeki taş mı tehlikededir, yoksa devletin itimat duygusu mu? Elmas mı
çalınacaktır, yoksa insanların birbirine güvenebilme ihtimali mi?
Hasılı, Soygun,
bir mücevherin peşine düşen insanların romanı gibi başlar; kısa süre içinde bir
devrin kalp atışlarını, imparatorluğun tedirgin uykusunu, padişahın
yalnızlığını, bir hırsızın aşkını, bir ekibin içindeki gizli niyetleri ve
tarihin karanlıkta kalmış ihtimallerini yoklamaya başlar. Pala’nın roman
tekniği de bu merakı diri tutacak biçimde işler: ileri geri zaman sıçramaları,
soygun öncesi hazırlıklar, sonrasında genişleyen yıllar, saray içi entrikalar,
Mora ve Kavala’ya uzanan Yunan zulmünün neden olduğu acı sahneler, kaçış
hikâyeleri ve beklenmedik ters yüz oluşlar… Bunlar romanı düz bir “çalma-kaçma”
hikâyesinden çıkarıp katmanlı bir tarihî gerilim haline getirir.
Soygun
için en doğru başlangıç cümlesi belki de şudur: Bu roman bir elmasın değil, o
elmasa bakan gözlerin hikâyesidir. Çünkü Kaşıkçı Elması romanda parlayan bir
taştan çok kimi için servet, kimi için vazife, kimi için intikam, kimi için
kurtuluş, kimi için aşkın önünde açılan tehlikeli bir kapıdır. İskender Pala da
bütün maharetini burada gösterir: Tarihi kuru bilgi deposu olmaktan çıkarır,
insanın en eski zaaflarıyla bugünün merakını aynı potada buluşturur ve okura; ‘insan
ne zaman hırsız olur; elini mücevhere uzattığında mı, yoksa kalbinde sadakati,
vefayı, merhameti ve hakikati kaybettiğinde mi?’ sualini emanet eder.

Yorumlar
Yorum Gönder