YUSUF A. ÖZDEMİR YAZDI: Sarayın Mahreminde Bir Soygun Teşebbüsü

 

Bir mücevher sadece bir taş mıdır, yoksa uğruna sadakatlerin bozulduğu, insanların değiştiği ve tarihin seyrinin dahi sarsıldığı bir ihtiras mı?

İskender Pala, yeni romanı ‘Soygun’la 1826 İstanbul’una, sarayın mahremine ve Kaşıı Elması'nın etrafında dolaşan büyük bir muammaya davet ediyor. Fakat bu davette yalnızca bir hırsızlık hikâyesi yok; aşk, ihanet, devlet, vicdan ve insan tabiatının karanlık dehlizleri de var!


Soygun, hırsızlık, cinayet ve saray gibi kelimeler roman yahut sinema dünyasında bir araya geldiklerinde dikkatleri celbeder, gözleri ve merakı kendilerine çevirir.

İskender Pala’nın yeni romanının kapağı da ilk bakışta bize bu hüviyette bir hikâyeyi işaret ediyor. “Soygun” kelimesindeki “O” harfinin yerini alan Kaşıkçı Elması ile padişahın huzurunda sırtı dönük bekleyen adam heyecan dozajını artırıyor. Huzurdaki bu adam suçlu mu, sadık bir kul mu, yoksa sarayın en kıymetli sırrına yaklaşan bir hırsız mı? Anlayacağınız kitabın sayfalarını çevirmeye başlamadan merak çoktan başlamış oluyor.

Kapaktan yol almayı sürdürelim, başka neler çağrıştırıyor: devletin kalbine, sarayın mahremine, tarihin en muhkem kapılarından birine uzanacak bir el vardır sanki ve ‘imparatorluğun hazinesinden Kaşıkçı Elması çalınabilir mi, çalınırsa bu sadece hırsızlık mı olur, yoksa bir devrin içindeki çatlağın, devlet aklının yorgunluğunun, insan zaafının ve belki de aşkın en tehlikeli yüzünün hikâyesi mi?’ gibi ürpertici sorulara ve doğuracağı ihtimallerin eşiğine getirir.

Peki ya hırsız aşık ise?

Kaşıkçı Elması, Osmanlı hazinesinin en meşhur mücevherlerinden biridir; onu cazip kılan maddî kıymetinden çok etrafını saran rivayetlerdir. Saraya nasıl geldiği kesin biçimde bilinmeyen, kimi anlatılarda çöplükte bulunmuş değersiz bir taş şeklinde başlayan, kimi anlatılarda iktidar ve servet yollarından geçerek Topkapı’ya ulaşan bu elmas, tarih ile efsane arasında asılı duran nadir nesnelerdendir. Pala’nın romanı da işte bu belirsizliğin içine girer. Yalnız şuna dikkat: Pala, ‘bu elmas çalınsaydı?’ diye sormakla kalmaz, ‘bu elması çalmayı göze alan insanlar nasıl bir zamanın, mecburiyetin, tutkunun içinden çıkmış olabilir?” diye düşündürür. Bu durum ‘Soygun’u sıradan bir polisiye yahut serüven anlatısı olmaktan çıkarır.

Romanın sadece ön kapağı değil, arka kapak atmosferi de bu gerilimi açıkça kurar: 1826 sonbaharının puslu günleri, zindanda bir müderris, arastada bir mücellit, Kapalıçarşı’da bir elmastıraş; sarayın en değerli mücevherini çalmak zorunda kalan insanlar, ihtiyaç duyulan bir cündî ve bir hırsız… Ardından kışkırtıcı bir soru: “Peki ya hırsız âşık ise?”

Usta kalem İskender Pala’nın sadece hırsızlık vakasıyla yetinmediği, zaman sıçramaları, kolaj ve pastiş teknikleriyle ilerlediği, asıl aksiyonun kitabın ortalarından itibaren yoğunlaştığı ve ‘soygun’ fikrinin beklenenden daha girift biçimde ters yüz edildiği sürprizlere de kapı araladığı anlaşılacaktır.

Hırsızlığın nesnesi kadar zaman da romanı güçlü kılmaktadır. 1826, Osmanlı tarihinde; Yeniçeri Ocağı’nın kaldırıldığı, devletin kendi bünyesindeki eski kuvvetlerle hesaplaştığı, II. Mahmut’un yenilik ve merkeziyet arayışının sert sancılar doğurduğu bir eşiktir. Sultan Mahmut’un tek başına bir ülkeyi ayakta tutmaya çalışan, mektepler açtıran, ıslahatlar yaptıran ama mutsuz ve parçalanmış bir toplumla karşı karşıya kalan bir hükümdar olarak anılması da boşuna değildir. Bu atmosferde soygun, saraydan bir elmas çalmaktan çok eski ile yeninin, sadakat ile ihanetin, vefa ile çıkarın, nizam ile kargaşanın birbirine karıştığı bir hengâmede insanın neye dönüşebileceğini yoklayan bir imtihandır. Saraydan yapılacak soygunun yönetime, devrin sosyal olaylarına, yeniliklere, güvene, vatanseverliğe, vefaya ve ihanete uzandığının altı hususiyetle çizilir.

İskender Pala’nın burada yaptığı, tanıdık bir tarihî dekorun içine modern okurun da yakalayabileceği bir gerilim yerleştirmektir. Beş kişilik bir ekip, takma adlar, adım adım hazırlanan bir plân, saray, zindan, Kapalıçarşı, mücevher, takip, kaçış, sır ve aşk… İlk bakışta bunlar çağdaş bir soygun anlatısının unsurları gibi görünse de Pala’nın farkı, bu popüler gerilimi Osmanlı saray kültürü, klâsik edebiyat zevki, tarihî hafıza ve insan tabiatına dair kadim sorularla birleştirmesidir. Aslan kod adlı müderris Ubeydullah Ağa, Porsuk lâkaplı Zahid, Ceylan kod adlı Cündî Beşe, Bukalemun lakaplı Yuvanaki, Tûti lakaplı Kızıl Sadettin ve aşkla fotoğrafa zenginlik katan Tavşan; soygun ekibinin üyelerinden ziyade farklı niyetlerin, farklı sadakatlerin ve farklı zaafların taşıyıcılarıdır.

Dikkatli okur, soygunun asıl sorusu, elmas nasıl çalınacak?’ sorusuyla sınırlı kalmayacağını anlayacaktır. Evet, plân ve bu çerçevede hazırlık ve gerilim de vardır ama Pala’nın romanında plân her zaman insanın içindeki bilinmeyenle sınanır. Bir mücevheri çalmak için hesap yapılabilir; fakat aşk hesaba katılabilir mi? Bir sarayın kapıları, muhafızları, koridorları, hazineleri ölçülebilir; fakat ihanetin, korkunun, pişmanlığın, sadakatin ve vicdanın mesafesi ölçülebilir mi? “Ya hırsız âşık ise?” sorusu bu yüzden yalnızca romantik bir merak cümlesinden ibaretmiş gibi görülmemelidir, romanın ahlâkî merkezini de açan anahtardır gerçek.

Yazarın tarihî romana bakışı da bu noktada önem kazanmaktadır. Bir söyleşisinde Pala, tarihî roman yazılsa dahi yazarın aslında kendi çağını da yazdığını söyler; ona göre tarih, bugüne temas eden taraflarıyla anlam kazanır. Bu anlayış ‘Soygun’da açıkça hissedilir. Roman 1826’da geçer; fakat 1826’yı anlatmakla kalmaz. Devletin çözülme korkusu, yeniliklerin doğurduğu direnç, halkın zihnen parçalanması, güven duygusunun zedelenmesi, içeriden ve dışarıdan kuşatılmışlık hissi bugünün okuruna da yabancı değildir. Bundan mütevellit tarih, Pala’nın kaleminde bugüne ayna tutan mücellâ bir yüzeye dönüşür.

İskender Pala’yı bu tür anlatılarda ayrıcalıklı kılan asıl birikim, onun divan edebiyatı ve Osmanlı kültürüyle kurduğu uzun soluklu ünsiyettir. Pala, divan edebiyatı alanında doktorasını tamamlamış, doçent ve profesör olmuş; klasik şiiri geniş kitlelere sevdirme çabasıyla “Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak anılmış bir kalemdir ve romanlarında metinlerarasılık, montaj, geriye dönüş, iç monolog, mektup gibi teknikleri kullanan, divan edebiyatı mirasından beslenen, tarihî gerçeklikten bütünüyle uzaklaşmamaya çalıştığı ve aşk, iktidar hırsı, isyan, kaçış, ayrılık gibi temaları işleyen profil çizer.

Bu bilgiler ışığında Soygun’u, Pala külliyatında, eski hünerlerinin daha hızlı, daha sade, daha hareketli bir kurgu içinde yeniden görünmesi olarak değerlendirebiliriz. Romanın dili, Pala’nın klâsik zevkini taşımakla beraber çağın hızlı okuma alışkanlığına uygun biçimde daha sade ve akıcıdır; cümleler çoğu yerde kulağa küpe olacak tespitler ve nasihatler halinde ilerler. Bu çok mühimdir; zira Pala, ağır bir tarihî dekor kurarken okuru metnin dışında bırakmaz, sarayın eşiğine, Kapalıçarşı’nın uğultusuna, zindanın rutubetine, Bab-ı Hümayun’un rüzgârına, Ayasofya ezanının akşam vaktindeki yankısına çağırır. “Ne olacak?” sorusu yanında “bu insanlar neden böyle davranıyor?” diye de merak ederiz.

Baş taraftaki yağmur, rüzgâr, sadaret landosu, Bab-ı Hümayun, akşam ezanı ve Sultan Mahmud’un yorgunluğu, kurgunun tonunu ilk anda belirler. Bu ton, neşeli bir maceranın değil, sisli ve muammalı bir devrin tonudur. Padişah ülkeyi ayakta tutmaya çalışırken halk fikren dağılmış, herkes birbirine çemkirir olmuş, devlet aleyhine çalışan şer şebekeleri zuhur etmiştir. Bu zeminde Kaşıkçı Elması’nın çalınması, neredeyse sembolik bir mânâ kazanır: Devletin hazinesindeki taş mı tehlikededir, yoksa devletin itimat duygusu mu? Elmas mı çalınacaktır, yoksa insanların birbirine güvenebilme ihtimali mi?

Hasılı, Soygun, bir mücevherin peşine düşen insanların romanı gibi başlar; kısa süre içinde bir devrin kalp atışlarını, imparatorluğun tedirgin uykusunu, padişahın yalnızlığını, bir hırsızın aşkını, bir ekibin içindeki gizli niyetleri ve tarihin karanlıkta kalmış ihtimallerini yoklamaya başlar. Pala’nın roman tekniği de bu merakı diri tutacak biçimde işler: ileri geri zaman sıçramaları, soygun öncesi hazırlıklar, sonrasında genişleyen yıllar, saray içi entrikalar, Mora ve Kavala’ya uzanan Yunan zulmünün neden olduğu acı sahneler, kaçış hikâyeleri ve beklenmedik ters yüz oluşlar… Bunlar romanı düz bir “çalma-kaçma” hikâyesinden çıkarıp katmanlı bir tarihî gerilim haline getirir.

Soygun için en doğru başlangıç cümlesi belki de şudur: Bu roman bir elmasın değil, o elmasa bakan gözlerin hikâyesidir. Çünkü Kaşıkçı Elması romanda parlayan bir taştan çok kimi için servet, kimi için vazife, kimi için intikam, kimi için kurtuluş, kimi için aşkın önünde açılan tehlikeli bir kapıdır. İskender Pala da bütün maharetini burada gösterir: Tarihi kuru bilgi deposu olmaktan çıkarır, insanın en eski zaaflarıyla bugünün merakını aynı potada buluşturur ve okura; ‘insan ne zaman hırsız olur; elini mücevhere uzattığında mı, yoksa kalbinde sadakati, vefayı, merhameti ve hakikati kaybettiğinde mi?’ sualini emanet eder.

 


Yorumlar