Eğitimci kimliğiyle kelimenin terbiyesini
daha derinden taşıması beklenen bir hikâye yazarının yeni kitabı yalnızlık,
savruluş ve şehirli tükenmişlik hikâyeleri anlatırken yer yer edebî inceliği
argoya, mahremiyeti teşhire, estetik mesafeyi hoyrat diktelere teslim ediyor.
Güçlü gözlemlerine rağmen dil disiplinini
zedeleyen, cesaret ve yeni mahallesinin sözde özgürlüğü adına kelime vakarını
aşındıran ve hikâyeyi çağdaş edebiyat piyasasının alkışına yaklaştıran bu
problemli tercihi gündeme taşıyoruz
Öncelikle şu hususu belirteyim. Asla öykü demeyeceğim,
denmemelidir de.
TYB’nin rahmetli başkanı D. Mehmet Doğan kültür sanat
yıllıklarında bölümü hikâye başlığıyla taçlandırmışken Necip Tosun gibi türün önde
gelenleri yine de vazgeçmemişti, illâ öykü diyeceğim diye tutturmuştu. Çeşitli
söyleşilerde ve etkinliklerde kendisine farkları sorulunca da yazılarında
olduğu gibi düşüne düşüne, yayıla yayıla atom parçalamaya girişmişti.
Kendini hikâye eleştirmeni dikte edenlerin, hikâye
yazma işini çok güzel becermiş gibi yol göstericiliğe soyunan, yön vermeye hevesli
Necip Tosun vb. gibi isimlerin bu yolda değerli katkıları olur,
vazgeçirebilirdi ‘öykü’ kavramından ama çeşitli mecralarda dillendiren ama
kamuya açma cesareti gösteremeyenlerin de konuştuğu üzere karşı mahalleye
müsamahalı, batıya da zannedilenin ötesinde bir hayranlığı vardı Tosun’un. Bunu
da akıllıca yaptı. Aralarda meşhur günlükler, Nuri Pakdil ve diğer sağ mütedeyyin
kesim bahisleri açtı ki ötesi karıştırılmasın. Her türlü eleştiri ve ikaza
zaten kapalı biri olduğunu Müjdat Uluçam’ın ‘Yazarlık Dersleri’ n dair bir paylaşımında
gördük. Kültüre ve okumaya dost Uluçam’a tavrını dikkatli okurlar unutmamıştır.
Bir şekilde yazdıklarını ve ismini duyurma zarureti olanların bu tavırdaki bir
büyüklerine ciddi eleştiriler getirebileceğini düşünür müsünüz? Tosun’un
yazdığı hikâyelerde bir inceleme havası, ciddi ve aşırı hesaplı yazma yaklaşımı
neticesinde metinlerini içselleştiremem, yakınlık kuramama gerçeğini kim
yazabilir? Neticede kavramdan başlayarak birçok yanlışı düzeltmenin öncüsü
olabilirdi. Şimdilerde herkes yazılan hikâyelerin birbirine benzerliğini,
anlatı maskesi altında sayıklamalarını, gelişme değil yığılma olduğunu söyleyip
duruyor. Tosun Bey de kokuyu önceden almış olmalı ki yazma derslerine, ardından
dünya romanına çevirdi direksiyonu. Belki fırsattır ve bu sayede hikâyemiz
kamburlarını sırtından atar. Bir kez daha yazayım; Eleştirmen Mehmet Erdoğan’ın
Kopernik etiketiyle çıkan ‘Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’nda çok daha fazlasını
bulacaksınız. Benim her daim başucumdadır bu kıymetli çalışma.
Hayırlısı diyeyim ve bağlayayım; benim için hikâye,
hikâyedir. Yok şöyle olursa öykü, böyle olursa hikâyeymiş; bakmayın. Daha somut
şöyle anlatayım. Zeynep, Fatma, Ayşe, Mehmet, Abdullah vd. güzel ve bizim
isimlerimizdir. Hayat tarzı Sedirler, imajı Nişantaşı olan insanlar bu isimleri
artık beğenmediler ve Buğlem, Pars, İstanbul vd. falan verdiler çocuklarına
isim olarak. Öykü de böyle bir şey. ‘Müslüman, postmodernizme yaklaşmaz’ diyen
Harmancıgiller de sıkı sıkıya sarıldı kavrama. Okunmuyor, araştırılmıyor
nasılsa deyip işkembeden sallama işi bitmeli artık. Kimseyi babamızın oğlu gibi
görmemeliyiz, aslolan edebiyatımızdır.
Öykü-hikâye meselesi de böyle; hakikatin olmadığı
postmodern yani -miş gibi anlayışta öykü dendi. Yahu bu ülkede Ömer
Seyfeddin’in vb. değerlerimizin yazdıklarına dahi öykü diyenler çıktı, çıkıyor
ve çıkacak adeta bir nas gibi, iman unsuru, parti tutuş gibi.
Uzatmayayım öykü değil, hikâye dedim, diyorum ve devam
edeceğim; tavsiye ederim. Kalabalığın demesi doğru olduğunu göstermez.
Çıkardıkları dergilere ‘Türk Edebiyatı’ dergisi diyenleri, hikâye diyenleri
hassaten tebrik ediyorum.
Yara derin olduğu için giriş de uzun oldu. Asıl
mevzuumuza geleyim artık: Gülhan Tuba Çelik’in İletişim etiketiyle çıkan 88
sayfada 11 hikâyeden mürekkep ‘Dünyadan Son Gidişimiz’ini değerlendireceğim bugün,
bundan mütevellit söze yine bir hikâyeyle başlamak iyi olacak diye düşündüm. Uzun
bir değerlendirme olacağı için sayfaları hemen çevirmeye başlamamak da iyi
olacaktır.
Yine bir hikâyeyle başlayacağım dedim çünkü bazen uzun
eleştirilerin anlatamadığını kısa bir hikâye anlatır, bazen de hakikat,
doğrudan söylenmek yerine bir hikâyenin gölgesinde daha görünür hâle gelir
bazen.
Gerisini anlayan, zaten hissesine düşeni alacaktır.
Derginin
Kapanışından Kitabın Açılışına
Bir dergi vardı bilirsiniz, nice kıymetlimizin bir
araya geldiği dergâhtı adeta. Yahya Kemal’den Mehmet Kaplan’a, Mustafa Kutlu’ya
kimler yazmadı ki bu mektepte. Bu dergi,
ülkesinin ve ülkenin müstakbel ‘mahalle’ sinin hafızasına, dilinin terbiyesine,
kıymetli mi kıymetli edebiyat anlayışının sükûtuna basılırdı.
Nöbeti bir edebiyat adamı devraldı bir zaman sonra.
Bilindik çizgiyi değiştirmek, yeni bir soluk getirmek
istedi. Gençleştirme adına, derginin kadim ilkelerini ters yüz eden yeni hikâye
ve yazı konularına, yeni ve genç kalemlere yer vermeye başladı göreve getirilen
bu zat-ı muhterem.
Bünye kaldırmadı nitekim; olayın taraflarından
doyurucu bir açıklama gelmediğinden, her kafadan farklı sesler çıktığından vakıf
olamadığımız bir hengâme neticesinde bir gün derginin kapısına ‘ara veriyoruz’
levhası asıldığına şahitlik ettik. Levha kibar olmasına kibardı da, ya gerekçe???
Kâğıt pahalıymış, şartlar ağırmış, zaman değişmiş miş.
Halbuki mütevazı sayfa sayısı, kâğıt kalitesi, mütevazı şekil şemal gözümüzün
önündeydi. İtibar evresinde İbrahim Tenekeci, Notos’un yakın döneminde Semih
Gümüş’ün yardım çığlıkları hâlâ kulaklarımızda; deselerdi yapmaz mıydık hiç?
Hakiki edebiyat ve dergi sevdalılarının içi kanadı, ciğerdelen günler yaşadı,
neticede hiç de inandırıcı bulmadıysak da bu mazeretleri pek bir şey diyeme-z-dik;
ortada Mustafa Kutlu diye bir değer, müstesna bir yayınevi vardı çünkü. Ne
yalan söyleyeyim Mustafa Kutlu’nun yaklaşımı da payını aldı benim nezdimde.
Bazı kapılar önce içeriden usul usul kapatılırmış,
açık bırakılır gibi yapılırmış, anladık.
Kadim kalelerinden, nadide çiçeklerinden birini
kaybeden mahalleden karşı mahalleye transfer oldu bu ciddi adam. Dücane’yi ve
nicelerini hatırladık. Vurulup düşenler olacaktı elbet yolda. Okumaya,
düşünmeye pek ehemmiyet göstermeyen, dergisine yayınevine sahip çıkma
alışkanlığı olmayan kitle terk edilmeyecek de kim terk edilecekti?
Türkçe edebiyatın yılmaz savunucusu Belge’gillerin
yayınevinden romanı çıktı ve önceki yayınevinden de bir hikâye kitabının yeni
baskısı; elbette eski mahallesinde şahit olmadığı denli pazarlama bonusuyla.
Yeni mahallenin hoş geldin hediyeleri kitap yayınıyla
sınırlı kalmadı elbette. Yıkılan kalede nüshalar verdiği yolcularından birine
koltuk kaptı karşı mahalledeki otobüsten. Jeste jestle karşılık verdi Çelik
ablamız ve kitabın adını, kendisine bu imkânları veren ağabeyinin bir şiirinden
aldı: “Dünyadan Son Gidişimiz”.
Daha sonra eski derginin kapısından içeri girenlerin
bir kısmı, dergiyi dergâh sanmadı; uğranıp geçilecek bir istasyon sandı. Yıkıp
gidenlerin yeni adresleri bunların hülyasıydı, ‘bir gün belki bize de (elbette
kendilerince bir piyango) piyango vurur’ diye iç geçirdiler. Eşiğe hürmet
etmeden oturdular, duvardaki eski fotoğraflara bakmadan konuştular, sonra da karşı
mahallenin ışıklı vitrinlerine dalıp gittiler.
Önden gidenlerin yeni ocağında kelimeler daha
serbestti, ayıplar daha edebî, argo daha cesur, mahremiyet daha uygar, sadakat
ise biraz eski moda sayılıyordu.
Önden giden ağabey tecrübeliydi, hemen işe koyulmadı
Dücanegiller gibi. Alıştırmalıydı evvelinde. Sosyal medyada ağır abi pozlarına
istikrarla devam edilde, eski mahallenin hücumlarını lâf cambazlıkları ve yorum
engelleme teknikleriyle savuşturdu ilk tahlilde. Nasıl olsa romanı çıkmıştı, tamamen
kabul edilince daha net, cesur davranabilirdi.
Tamam Mustafa Çiftci ağabey de burada elimize kiraz
çiçeği kolonyası sürdü, nice sıcak elle tokalaştı ama hep ‘değer’lerinden asla
ödün vermedi, ayar vermeye kalkmadı ve başka şeyler…
Hanım hikâyecimizse çok heyecanlı, mutlu; bir o kadar
da şaşkındı. Yazılarını yayınlayan, yayınlamaya devam eden dergilerde, kaleminin
orada, ruhunun hayaller dünyasında gezdiği eski yerde kelime tercihlerine,
konularına dikkat etmesi gerekiyordu. Meselâ mayıs ayında bir hikâyesiyle
göründü Hece’de.
Yeni yerinde özgürdü. Oysaki yeni hikayesini
yayınlayan yayınevinin kadim amiral gemisi dergilerinden Hece dergisi de
epeydir büyük dönüşüm yaşıyordu, mesajlar veriyordu, biz sandığınız gibi
değiliz, her düşünceye yer var bizde diyordu. Bugünün hırsızlık, rüşvet iddialarıyla
yargılanan pir u pak şahsiyetlerini destanlaştıranların kitaplarından benzer
çizgideki kitaplar yayınlayan Kara Kedi’nin başındakini misafir ediyordu misal
ve Rap Müzikle şiiri kaynaştırıyordu. Kim bilir daha neler yapacak ve vizyonunu
faş edecekti.
Öğretmenlik mi dediniz, aman onu bir şekilde
hallederiz, hangi öğretmen hangi öğrenci okuyup anlayacaktı ki onun uygar yaşam
tarzını, fikirlerini, argo yaklaşımını…
Tüm sınırları kaldırdı kaleminde yeni çıkan hikâyeler
hasılasında, sosyal medyada Emrah isimli şahsa bile ağzının payını verdi.
Neyse, düşünün; biri, sınıfta çocuklara cümlenin
vakarını, kelimenin yerini, insanın kendine karşı sorumluluğunu anlatıyor,
kitapta başta başlarda, kimi yerlerde ise aynı kelimenin eteğini tutup onu
sokağın en hoyrat ağzına teslim ediyor. Sonra buna hakikat deniyor, sahicilik
deniyor, özgürlük deniyor, cesaret deniyor.
Bilinmelidir ki her çıplaklık hakikat değildir, her
hoyratlık da edebiyatın gövdesine canlılık katmaz. Dilin terbiyesi azalır,
mahallenin kapısı değişir, yazar da bunu üslûp sanır.
Özgürlüğü sınırsız ve hoyratça kullanmak güzel şeydi
yılda elli hikâye kitabı okuyup raporunu tutan hanım hikâyecimiz için, Emrah
K., evlilik falan kim/ne oluyormuş!
Sınırlardan kurtulmak ne ferahlatıcı imiş yahu!
Hikâyemizi müstakbel kalemimize ve ağabeyine
seslenerek bağlayalım: Eski derginin suskunluğuyla yeni yayınevinin alkışı
arasında ince bir geçit var. O geçitten geçenler, arkalarında kapanan kapının
sesini duymamış gibi yapabilirler. Edebiyat belki de kim bilir bu sessizlikten
çıkan seste başlıyordur: Mahallenin emanetini taşıyamayanların, başka bir
mahallenin sofrasında ödül gibi ağırlanmasında yahut karşı mahallenin onlarla işlerinin
ne zaman biteceğinde…”
Vites Değiştiren Hayatlar ve Kavrama
Problemi
Uzun bir yazı olacak, gerilim dozajı yüksek olacak ve
aralarda soluklanmak gerek demiştim. Kitabın adı uzun, yazımda tekrar edip
durmayayım uzun başlığını diye düşünürken baş harfleri aklıma geldi ve şirin mi
şirin bir metafor yakaladım: Dünyadan Son Gidişimiz = DSG.
Yanlış anlaşılmasın aman, bu bağlantı doğrudan kitabın
içinde kurulmuş bir gönderme falan değil ancak hem uzun, hem de eleştirel bir
yazıda, metafor olarak kullanılırsa gülümsetir, daha dikkat celbedici olabilir dedim
sadece.
DSG’yi hatırlatayım önce. DSG şanzıman, çift kavramalı
yapısıyla vites geçişlerini hızlı, sarsıntısız ve kesintisiz hâle getirmeyi
amaçlar. Vitesin biri devreden çıkarken diğeri önceden hazırlanır, araç
duraksamadan yoluna devam eder. Fakat aynı DSG, yıllar boyunca en çok ısınma, kararsızlık,
titreme, kavrama aşınması ve beklenmedik arıza tartışmalarıyla da anılmıştır.
Dışarıdan kusursuz görünen sistemin içinde kırılgan bir mekanizma vardır
haddizatında.
Okuyan ve okuyacak olanların ve şu an bu yazıyı
okuyanların birazdan göreceği gibi kitaptaki karakterler de adeta DSG
mekanizması gibi hayat sürüyorlar. Bir ilişki bitmeden yenisine hazırlanıyorlar,
bir hayattan çıkıp başka bir hayatın eşiğinde bekliyorlar, bir mahalleden
ayrılırken başka bir mahalleye geçiyorlar, yani neticede bir aidiyeti terk
ederken yeni bir aidiyet arıyorlar. Gel gelelim bu geçişlerin hiçbirini tam
anlamıyla tamamlamıyor şoförümüz, sürekli vites değiştiriyor.
Karakterler ne eski dünyalarına dönebiliyor ne de yeni
dünyalarına yerleşebiliyorlar.
Bu yüzden kitap boyunca hissettiğim temel duygu
hareketten ziyade geçiş oldu. Yani, bir bakıma kitabın tüm hikâyeleri uzun bir
vites değişim anında yaşandı: Eski değerlerden yeni değerlere... Aileden
yalnızlığa... Mahalleden bireyciliğe...
İnançtan şüpheye... Sadakatten özgürlüğe...
DSG şanzımanlarda görülen o meşhur kavrama problemi DSG’de
de çıkmadı değil anlayacağınız. Karakterler yeni hayatlarına geçmeye çalışırken
sürekli titremedeler, bir türlü tam kavrayamıyorlar. Yeni hayatlarının içine yerleşemediklerinden
mütevellit de hikâyelere sık sık yorgunluk, tükenmişlik, depresyon ve
aidiyetsizlik durumları hakim olur.
Bu benzetmem, hikâyelerin temel meselesi olan arada
kalmışlık duygusunu teknik bir metaforla görünür kılmasıyla da ayrı bir önemi
haizdir. Nasıl mı? Tüm hikâyelerde insanlar bir yere gitmektedir, ama nereye
vardıkları belli değildir. Hareket var, yön yoktur; geçiş var, menzil yoktur.
Belki de "Dünyadan Son Gidişimiz" adının taşıdığı en büyük ironi gidilen
bir yere sahipken ulaşılan bir yerin olmamasıdır.
Dolayısıyla kitabın
kahramanları, son vitese geçmiş ama hâlâ yolunu bulamamış DSG yolcularını andırmaktadır.
Aynı Karanlık Odaya Çıkan Hikâyeler
Gülhan Tuba Çelik’in ilk hikâye kitabı
Evsizler Şarkı Söyler 2019'da İz’den, ikinci öykü kitabı Onlar ve
Köpekleri 2021'de ve Kafandaki Ağaçlar isimli novellası 2023'te Epona’dan,
üçüncü öykü kitabı Dünyadan Son Gidişimiz 2026'da büyük bir
sıçramayla İletişim’den yayımlandı.
Hikâyelerindeki insanların büyük olayların içinde
değil, küçük kırılmaların, içe çöken yalnızlıkların, yürümemiş ilişkilerin ve
şehir hayatının görünmeyen yorgunluklarının içinde olduğunu görür okurları.
DSG de bu çizginin devamı gibidir. Hayatın içinden
insanlarla karşılaşsak da bu insanlar çoğu zaman aileden, mahalleden,
gelenekten, aidiyetten ve nihayet kendilerinden uzaklaşmış kimselerdir.
Yalnızlık onların ortak kaderi, yabancılaşma ortak dilidir. Bu yalnızlıkların
hangi bakışla ve dille kurulduğu, DSG’yi tartışmalı kılan asıl meseledir.
Hikâyeler, çağdaş insanın çözülüşünü yakalamak
isterken yer yer bu çözülüşe mesafe koymayı ihmal ediyor. Hayatın yarasını
gösterirken, yaranın karşısında derin bir sorgulama alanı açmak yerine çoğu
zaman yaranın içinde kalmayı tercih ediyor. Böyle olunca bir süre sonra insanın
düşüşünü anlamaya çalışan hikâyelerin düşüşün kendisini neredeyse doğal bir
iklime dönüştüren anlatılara yaklaşıyor.
DSG’nin merkezinde birbirine benzeyen insanlar vardır:
terk edilmişler, geçmişe takılı kalanlar, hayata küsenler, şehir tarafından
yutulanlar, ilişkilerinden arta kalan boşlukta yaşayanlar… Kahramanlar ve
mekânlar değişse de duygusal iklim hep aynıdır. Sürekli kaybeden, kırılan,
geçmişte yaşayan figürlerin omurgayı oluşturması başlangıçta etkileyici görünse
de ilerleyen sayfalarda tekdüzeliğe kapı aralayacaktır. Ne de olsa hikâyeler
farklı kapılardan girse de çoğu zaman aynı karanlık odaya çıkacaktır.
Gülhan Tuba Çelik’in gözlem gücü inkâr edilemez.
Apartman boşluğu, mutfak masası, eski bir koltuk, yarım kalmış bir telefon
konuşması, rutubetli bir duvar ya da boşalan bir ev kısa sürede hikâyenin
duygusal merkezine dönüşebilir.
Çelik’in asıl başarısı da eşyayı sadece eşya olarak
bırakmayıp insan ruhunun taşıyıcısı hâline getirmesindedir. Şerh koyuyorum buna
ama; bu başarı kitabın tamamına aynı güçle yayılmıyor. Bazı hikâyelerde eşya
konuşuyor, mekân derinleşiyor, atmosfer kuruluyor; kimi hikâyelerdeyse duygu
fazlaca açıklanıyor, cümle kendi etkisini göstermek istiyor, böylece hikâye de
sezdirme gücünden uzaklaşıyor.
Anlatılan Hayat mı, Ruh Hâli mi: Atmosfer
Güçlü, Hikâye Nerede?
DSG, olay hikâyesinden çok durum hikâyesine yakın duran
metinlerden müteşekkildir. Hatta birçok metin, ‘anın hikâyesi’ olarak da
okunabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Başarılı bir an
hikâyesi, küçük bir ânı yoğunlaştırarak okurun zihninde geniş bir çağrışım
alanı açar. DSG’de ise bazı anlar yoğunlaşmak yerine uzar. İç monolog,
hatırlama, kırgınlık ve geçmişe dönüşler sıkça kullanılır; fakat bu teknikler
her zaman derinlik üretmez. Yer yer aynı duygu yeniden ve yeniden dolaşıma
sokulur. Olayın enerjisi değil, durumun ağırlığı seçildiyse de bu ağırlık her
hikâyede edebî yoğunluğa dönüşmez. Bazen yalnızca bunaltı üretir.
Kitabın diyalogları da bu noktada tartışmalıdır. Çoğu hikâyede
konuşmadan çok anlatma, sahneden çok iç ses, karşılaşmadan çok hatırlama
vardır. Karakterler birbirleriyle konuşmaktan ziyade kendi içlerinde
konuşurlar. Bu, modern hikâye açısından meşru bir tercih kabul edilse de kitap
boyunca tekrarlandığında karakterlerin seslerinin birbirine yaklaştığı
anlaşılacaktır. Gençle yaşlı, kadınla erkek, eğitimliyle eğitimsiz arasındaki
dil farkı çoğu zaman yeterince belirginleşmez. Farklı kişiler değil, aynı yalnızlığın
farklı yüzleri konuşuyormuş hissi doğar. Bu yüzden kitap bittiğinde zihnimizde
karakterlerden çok atmosfer kalır.
Oysa güçlü hikâye yalnız duyguyu değil, insanı da
unutulmaz kılar.
DSG’nin en tartışmalı taraflarından biri dil ve üslup
tercihidir ki belki de yazımın başını tekrar okumalı, hatırlamalısınız. Gülhan
Tuba Çelik örtük anlatımın imkânlarını bilen bir yazar olmasına karşın bazı
hikâyelerde argoya, doğrudan cinsellik göndermelerine ve beden merkezli
anlatımlara gereğinden fazla yaslanır. Basit bir ahlâkî itiraz anlamayın
sadece, asıl mesele estetiktir. Güçlü edebiyat her şeyi en çıplak hâliyle
söylemek zorunda değildir. Hatta çoğu zaman söylenmeyen, açıkça söylenenden
daha derin bir etki bırakır. DSG’nin bazı sayfalarında ise sezdirmenin yerini
gösterme arzusu, inceliğin yerini doğrudanlık, mahremiyetin yerini teşhir alır.
Bu da hikâyeler hasılasını cesur kılmaktan ziyade hoyratlaştırır.
Tekrarlamakta sakınca görmüyorum. Özellikle eğitimci
kimliğiyle de bilinen bir yazarın kelime tercihleri üzerinde ayrıca durmak
gerekir. Öğretmen olmak elbette yazarı sınırlandırmaz, fakat kelimenin
sorumluluğunu daha fazla hissetmesini beklemek de yadırganacak bir talep
değildir. Edebiyat hayatın her alanına girebilir; ama hayatın her alanını
edebiyata taşırken dilin terbiyesini, estetik mesafeyi ve anlatım inceliğini
korumak gerekir.
DSG’nin bazı hikâyelerinde argo, haddi aşan kelimeler
(ben örnek olması adına aktarmaktan imtina ediyorum) ve cinsellik merkezli
söyleyişler estetik bir zorunluluktan çok, çağdaş edebiyat piyasasında
karşılığı olan bir görünürlük tercihi gibi durur. Bu tercih metne derinlik
katmaz; yalnızca sertlik hissi verir.
Kitaptaki feminist damar, kimlik meselelerine temas
eden bakış ve gelenekle kurulan mesafe de aynı bağlamda okunabilir. Kadın
karakterler çoğu zaman mağduriyet, erkekler eksiklik ya da tehdit, aile ise
daraltıcı bir yapı olarak gösteriliyor. Kürt, Ermeni ve İslam çevresindeki
göndermelerde de, gündelik hayatın küçük çatlakları içinden sezdirir. Bu ilk
bakışta güçlü bir imkânmış görünse de bazı yerlerde edebiyatın çok sesliliğine
değil, belli çevrelerde makbul görülecek bir duyarlılık repertuvarına yaslanır.
Kadın özgürleşmesi, kimlik mağduriyeti, sınıfsal sıkışmışlık, cinsellik ve argo
yan yana gelir; fakat bunların hepsi her zaman hikâyenin doğal dokusundan
doğmaz. Bazen metin, insanı bütün çelişkileriyle anlatmak yerine, onu belli
ideolojik kabullerin içinden seçerek anlatır.
Bu yüzden DSG, güçlü gözlemlerine rağmen okurda insanların
sadece son gidişi değil, edebî terbiyenin de sessizce uzaklaşmasını
anlatılmaktadır. Kelime inceliğinin yerini açıklık, mahremiyetin yerini teşhir,
hikmetin yerini ideolojik poz alma aldığında hikâye cesur olmaz; sadece ve
sadece başka bir mahallenin alkışına uygun hâle gelir.
Teknik açıdan bakıldığında DSG, klasik olay
hikâyesinden çok modern hikâyenin içe dönük anlatım imkânlarına yaslanmaktadır.
İç monolog, bilinç akışı, parçalanmış zaman, eksiltmeli anlatım, sembolik mekân
kullanımı ve şiirsel düzyazı kitabın belirgin teknikleri arasındadır.
Karakterler çoğu zaman dış dünyayı değil, kendi zihinlerini anlatırlar. Olaylar
yaşanmaktan çok hatırlanır, düşünülür, yorumlanır. Ev, kanepe, mutfak, tabak,
duvar, balkon ve apartman gibi unsurlar karakterlerin ruh hâlinin yansımasına
dönüşür. Bu bakımdan kitap modern hikâyenin imkânlarını bilir. Fakat bu
teknikler yer yer fazla tekrarlandığı için farklı hikâyelerde aynı zihnin
farklı sürümleriyle karşılaşılıyormuş hissi oluşur. Postmodern sayılabilecek
parçalı kurgu ve anlatma bilinci izleri ise sınırlıdır; DSG asıl gücünü
postmodern oyunlardan değil, modern şehir insanının iç çöküşünü anlatma
çabasından alır.
DSG'nin Kalbi: Ev Ölürken
Kitabın en başarılı hikâyesi tercihim bu nedenlerle
daha iyi anlaşılacaktır: “Ev Ölürken”. Hikâyede yazarın tüm edebî kudreti gösterişsiz
ama sahicidir. Diğer hikâyelerde görülen fikri öne çıkarma, cümleyi parlatma,
gündelik öfkeyi edebiyat sanma problemi ‘Ev Ölürken’de geri çekilir, yerini
yavaş yavaş çöken bir insanın iç sesi alır. Hikâye okura bağırmaz, kendini
ispatlamaya çalışmaz, yalnızca çürür. Bu nedenlerle etkiledi beni.
Ayrıca “Ev Ölürken”de ev doğrudan ruh hâlidir; dekordan
ibaret değildir. Kireç dökülen tavan, kokan çamaşır makinesi, küçülen kanepe,
boşalan tabaklar, hurdacıya verilen eşyalar psikolojinin parçalarına dönüşür.
Ev küçüldükçe kadın da küçülecektir. Salon boşalınca insan ilişkileri de boşalacaktır.
Pek çok hikâyede duygu doğrudan söylenirken ‘Ev Ölürken’de nesneleri konuşturur
Çelik. Bu yüzden hikâye daha edebî bir yere oturur.
Bu hikâyede yalnızlık ilk kez gerçekten yaşanmışlık
hissi verir. Kitabın başka bölümlerinde yalnızlık bazen şehirli bir poz gibi
durup kahve, beden, argo, cinsellik, depresyon ve modern sıkılmışlık arasında
dolaşır. “Ev Ölürken”de ise yalnızlık somutlaşır. Duş almaya üşenen, yumurta
haşlamayı bile mesele hâline getiren, kanepede çarşafla yaşayan, insanlardan
kaçan bir kadın vardır. Bunlar psikolojik çözülmenin sahici ayrıntılarıdır.
Hikâye burada güçlenir; çünkü açıklamaz, gösterir.
Üslup bakımından da “Ev Ölürken” kitabın en dengeli hikâyesidir
diyebilirim. Diğer hikâyelerde sıkça rastlanan yapay sertlik, bilinçli argo
serpiştirme ve okuru sarsmak için kurulmuş cinsellik dili burada geri plândadır.
Dil daha doğal akar. Monotonluk bile estetik malzemeye dönüşür. Finaldeki ‘ışığın
kapanması’ arzusu ise doğrudan ölüm isteğinden daha etkili, daha incelikli ve
daha edebîdir. Burada hikâye açıklamak yerine susar. Gerçek hikâye de çoğu
zaman tam orada başlar.
Hareket Var, Menzil Yok
Sonuç olarak DSG güçlü gözlemciliği ve yer yer
etkileyici atmosferler kuran; fakat hikâye kurma, karakter çeşitliliği, diyalog
gücü, dil disiplini ve estetik mesafe bakımından tartışmaya açık bir kitaptır. İyi
yerlerinde insan ruhunun sessiz çatlaklarını gösterebiliyorken, en zayıf
yerlerinde ise yalnızlık, yabancılaşma, cinsellik, kırgınlık ve ideolojik
duyarlılık etrafında dönen güncel edebiyat klişelerine yaklaşır. Yazar, modern
insanın karanlığını görse de, o karanlığın ötesini yeterince merak etmez.
Ve dahi DSG, çağdaş şehir insanının yalnızlık
koridorlarında dolaşan, bazı hikâyelerinde sahici bir sızıya ulaşan, bazı
hikâyelerinde ise kendi karanlığına ve çağın hazır duyarlılıklarına fazla
güvenen bir hikâyeler hasılası. Kitap, insanın dünyadan gidişini anlatmak
isterken yer yer hikâyenin kendi imkânlarından da erken vazgeçer. Bu yüzden
DSG, akılda büyük bir sarsıntıdan çok şu cümleyi bırakır:
Anlatılan sadece insanların tükenişi değil, dilin
inceliğini, hikâyenin sabrını ve edebiyatın mesafesini kaybetme ihtimalidir.


Yorumlar
Yorum Gönder