Ne zaman yeni çıkan bir hikâye kitabı görsem yahut
hikâye türüyle alâkalı bir yazı okumaya başlasam Celâl Fedai’nin şu tweeti
gelir aklıma: “Güray Süngü, Aykut Ertuğrul, Emin Gürdamur ve şürekâsı... Bu
zihne ödüllerini bahşeden, şemsiye olan Cemal Şakar ve Necip Tosun olmasa böyle
olmazlardı. Yazık. Güldür Güldür skeçleri yazdıklarınızdan daha manalı. Ömer
Seyfettin'den gelen hikâyemizi el ele lağvettiniz. Ödülünüz bu.”
Doğrusu ben de aynı duyguları taşıyorum. Zikredilen bu
isimleri edebiyat çetesi görüyorum; fakat kendilerine fazla anlam atfetmiş
olacağım için, yaptıklarını dikkat çekme çabasının vızıltıları saymayı daha
doğru buluyorum.
Emin Gürdamur, Hece Öykü’nün genel yayın yönetmeni;
aynı zamanda Diyanet’in Geçerken adlı edebiyat dergisinin editörü. Yakın zaman
önce Hatice Bildirici Hanım’la birlikte TYB’ye de el attılar sanırım. “Kâğıt Ev
Söyleşileri” türünden etkinlikler hazırlıyorlar. Rahmetli Mehmet Doğan Hoca, ‘Kâğıt
Ev’ gibi bir isimlendirmelerden başlayarak belli konularda itirazlarda
bulunurdu kanaatindeyim; çünkü sağlığında verdiği yazarlık derslerinde böylesi
aşırı edebî süslemelere karşıydı. Muhatapları Kâğıt Ev’in menşeine dair
açıklamaları yaptılar, paylaştılar, gördük zaten.
Girişi çok fazla uzatmayacağım. Hatta bu yazıdan önce
ve sonra yine blogumdaki; “Övgüyle Değil Eleştiriyle Büyür Edebiyat” serlevhalı
yazımı okumanızda yarar var.
Kendi adıma, bu isimlerin edebiyatımızı, özelde hikâye
türümüzü popülerleştirmeye; çoksatar, bestseller tarzı bir boşluğa, süse ve lâf
kalabalığına çevirmeye çalıştıkları izlenimini taşıyorum. Bile isteye mi,
bilmeden mi, bilemem; fakat edebiyatımız, göz bebeğimiz hikâye türümüz için pek
de hayırlı işler yapmadıklarını düşünüyorum. Bunlar hikâye türümüze darbe
indirmekle meşgulken yayınevleri de belki iyi niyetle yaptıkları kitap ve dergi
hediye etme işini abartarak eleştiri ve kitap değerlendirme faaliyetine zarar
veriyor. Hediye kitap, dergi alan biri, bunun devam etmesini isterken hediyeye
olumsuz karşılık verebilir mi? Cevabını kamuoyuna bırakıyor, bu alışkanlığın
bitmesini umut ettiğimin altını çiziyorum.
Şimdi Emin Gürdamur’un beşinci hikâye kitabı “Ateşkes
Çadırında Silah Sesleri” hakkında bir değerlendirmede bulunacağım. Ancak bu
uzun giriş yüzünden yanlış kanaatlere kapılarak endişeye düşmemenizi istirham
ediyorum. Yukarıdaki kanaatlerimle kitabın eleştirisini birbirine
karıştırmayacağım; bundan emin olun, bana itimat edin.
Madem sosyal medyayla başladık, bu minvalde bir
aktarımla kitabın kapağını aralayalım. Emin Gürdamur, nivolasının okurla
buluştuğu günlerde sosyal medya hesabından şu paylaşımı yapmıştı: “Beşinci öykü
kitabım: Ateşkes Çadırında Silah Sesleri. Bu kez uzun, tek bir öykü. Sabahları
perde diye sayfaları açan, ayna diye sayfalara bakan, su diye sayfaları içen,
kadın diye sayfalara dokunan, kendi dışına çıkıp başka biri olabilmenin bütün
kapılarını sayfalarla mühürleyen, böylece kalbini her türlü aldanışa elverişli
hâle getiren bir adamın öyküsü. Dilerim bahtı açık olur.”
Başlayalım kitaba…
Ateşkesin İçindeki Gürültü: Kelimeleri
Öldürürken Hikâyeyi Yaşatmak
İlk olarak Emin Gürdamur’un ‘Ateşkes Çadırında Silah
Sesleri’nde önümüze uslu, yerleşik kurallara riayet eden, olayını anlattıktan
sonra kenara çekilen klâsik anlamda bir hikâye koymadığının altını çizeyim.
Zaten Aykut Ertuğrul vesilesiyle yayınevi de eseri “kuralları yazarınca konulan
hırçın nivola” şeklinde sunuyor. Gürdamur’un hedefi, Aziz adlı kahramanın
başından geçenleri sıralamaktan ibaret değil; daha geniş bir çerçeveden bakarak
kelimelerin insan üzerindeki iktidarını, yazıyla hayat arasındaki husumeti,
hatırlamanın ve unutmanın ahlâkını, kurmacanın gerçeğe müdahalesini tartışmak
istiyor. Romanı, hikâyeyi, denemeyi, iç konuşmayı ve poetik bildiriyi aynı
çadıra topluyor. Ne var ki çadırın içinde gerçekten ateşkes sağlanmıyor.
Fikirler, metaforlar, cümleler ve semboller durmadan birbirine ateş ediyor.
Kitabın asıl meselesi de kuvveti de zaafı da burada. Aslına bakarsanız
Gürdamur, anlatacak söz bulamayan bir yazar değil; fakat elindeki söz
kalabalığından hangisini susturacağını seçmekte zorlanıyor. Kitap boyunca Aziz
kelimeleri öldürse de metin çoğu yerde kelimeleri feda etmeye yanaşmıyor.
Kolayca “dili yoğun”, “şiirsel anlatımı güçlü”, “imgeleri zengin” denilip
geçilecek esere haksızlık sayılmamalı bu; aksine kitabın iddiasını ciddiye
almanın yolu, iddianın metindeki karşılığını sıkı biçimde sorgulamaktan geçer.
Niye mi? Ateşkes Çadırında Silah Sesleri, zayıf hedefler seçmiş sıradan bir
anlatı değildir. Edebiyat, hayat, hafıza, inanç, modernlik, aile, aşk, meslek,
yazarlık ve ölüm üzerine aynı anda konuşmak ister. Böylesine yüksek sesle
konuşan metin, aynı şiddette eleştiriyi de göze almalıdır.
Nivola: Özgürlük Alanı mı, Savunma Hattı
mı?
Kitabın ne göstermeye ve yapmaya çalıştığını anlamak
için “nivola” terimine de kısaca değinmem gerek. Terim, Miguel de Unamuno’nun
özellikle Niebla ile realist romanın yerleşik hükümlerine karşı geliştirdiği
türsel itirazdan doğmuş. Unamuno; ayrıntılı çevre tasvirlerini, psikolojik
bakımdan tam teşekküllü karakter şartını ve olay örgüsünün mutlak egemenliğini
reddeden biriymiş.
Düşünce taşıyan kişiler, yazarla çatışabilen
kahramanlar, gerçeklikle kurmaca arasındaki sınır ihlâlleri nivolanın başlıca
imkânları. Türü, romanın eksik biçimi değil, roman diye dayatılan ölçülere
karşı bilinçli sapma olarak değerlendirebiliriz. Yani Gürdamur’un seçimi bu
bakımdan rastgele görünmüyor. Aziz hem karakter hem yazarın gölgesi hem kurmaca
üzerine düşünen zihin hem de kendi yazdıklarının içinde dolaşan huzursuz
faildir. “Kelime” adlı varlıkların karşısına oturur, onlarla konuşur, tartışır,
onları yaralar ve öldürür. Yazdığı kahramanların, yaşadığı insanların ve
hatırladığı ölülerin sınırları giderek karışır. Seher bazen eş, bazen kayıp,
bazen arzu, bazen hafıza, bazen de metnin erişemediği hakikat gibi belirir.
Aziz’in çocukluğu, öğretmenliği, akademik çevresi, evliliği ve yazarlığı
kronolojik hayat hikâyesine dönüşmeden aynı zihin düğümünün çevresinde açılıp
kapanan odalar hâlinde aktarılır. Nivola tercihi bu yapıya uygundur. Eserin
mekân ve zamanla serbestçe oynamasını, kahramanı fikirlerle yüzleştirmesini,
gerçekçi nedenselliği gevşetmesini meşru kılar. Sorun, türün sunduğu
serbestliğin her yapı aksaklığını açıklayamamasıdır. Kurallarını kendisi koyan
metin de kendi kurallarına uymak zorundadır. Olay örgüsünü geri çekmek, ritim
kurma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Karakteri düşüncenin cisimleşmiş hâline
getirmek, onu her sahnede aynı düşünceyi taşıyan hoparlöre çevirmeyi
gerektirmez. Gerçekliği parçalamak, parçalar arasında estetik bağ kurma
yükümlülüğünü iptal etmez.
Kitapta kimi bölümler gerçekten nivolanın özgürlüğüyle
açılıyor: “Vurulan Kartalların Kaderiyle”, “Aziz’in Kaybolduğu Gece”, “Tecrübe
Hainlik Gerektirir”, “Seher’e Benzeyen Kadın”, “Hacı Abdullah’ın Son Günleri”
gibi başlıklar Aziz’in zihnindeki ayrı yarıkları görünür kılar. Her bölüm aynı
hayatın başka yüzüne temas ediyorsa da ilerleyen kısımlarda çeşitlilik yapısal
ilerlemeye dönüşmez. Bölümler yer değiştirildiğinde kitabın temel anlamında
ciddi kayıp yaşanmayacak hissi doğar. Aziz’in kelimelerle sorunu, Seher’e
tutunması, geçmişe dönmesi, hayal ile gerçek arasında kalması tekrar tekrar
başka dekorlarda kurulmaktadır.
Burada tür adı, metni eleştiriden koruyan zırha
çevrilmemelidir. “Nivolada olay gerekmez”, “nivolada karakter düz kalabilir”,
“nivolada düşünce öndedir” demek, kitabın bütün biçim hesaplarından muaf olduğu
anlamına gelmez. Unamuno’nun başkaldırısındaki asıl enerji, gevşeklik değil
çatışmaydı. Kahramanla yazar, varlık ile kurmaca, özgür irade ile yaratıcı
otorite birbirine çarpıyordu. Gürdamur’da da böyle çatışmalar var; gelgelelim
bunlar bazen sahneye dönüşmeden anlatıcının açıklamalarında çözülüyor. Okur,
çatışmayı yaşayacağı yerde çatışma hakkındaki veciz cümleleri okumak zorunda
kalıyor.
Aziz’in İçinde Kaç Aziz Var?
Aziz, ‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nin en ciddi
kazanımı olmaya aday karakteri; aynı ölçüde kitabın taşıyamadığı yüklerin de
merkezinde. Çocukluğu yaylada geçmiş, öğretmenlik yapmış; şehirde, akademide,
dergiler ve kitaplar arasında yaşamış, Seher’le evlenmiş, kelimelerle bağ
kurmuş, nihayet kelimelerin ihanetine uğradığını düşünen huzursuz biridir.
Aziz, hayata doğrudan katılmak yerine hayatla arasına
sözlükler, kitaplar, hayaller ve cümleler yerleştirir; yani dünyayı yaşamak
kadar adlandırmakla da meşguldür. Adlandırdığı şeylerin sahiciliğini bozduğunu
fark edince kelimeleri öldürmeye girişir.
Bu temel fikir güçlü olmasına güçlü; üstelik yazarın
meselesini taşıyabilecek açıklığa ve çağrışım imkânına da sahip. ‘Ama’sı şöyle:
İnsan bazı kelimelerin altında ezilir: aşk, umut, mazi, istikbal, mesuliyet,
hayat, hakikat… Toplum, aile, eğitim ve edebiyat bu kelimelere hazır anlamlar
yükler; kişi de kendisine ait sandığı hayatı başkalarının sözleriyle kurar.
Aziz’in kelimeleri öldürmesi, dile karşı ilkel bir öfke değildir. Kendisine
giydirilen anlamlardan sıyrılma teşebbüsüdür. “Başkalarının sesini kendi sesi
sanarak yaşamak” korkusu, kitabın en sahici damarlarından sayılmalıdır.
Yine de Aziz’in zihinsel çatışması, davranış ve duygu çeşitliliğe
yeterince dönüşmez. Kahraman her sahnede başka hâle girse de hikâye onu aynı iç
sesin çevresinde döndürür. Yayladaki çocuk Aziz, şehirdeki öğretmen Aziz,
üniversitedeki hoca Aziz, Seher’in eşi Aziz, ağabeyiyle konuşan Aziz,
mezarcıyla kelimeleri gömen Aziz arasında yaşanmışlığın gerektirdiği ton
ayrımları zayıftır. Hepsi benzer yoğunlukta, benzer edebî bilinçle, benzer
metafor düzeni içinde düşünür. Çocukluk bile çocukluğun diliyle değil, bugünkü
Aziz’in yüksek retoriğiyle hatırlanır.
Karakterin çelişkileri var; bu çelişkiler kimi yerde
canlı insan çelişkisi olmaktan çıkıp yazarın tezlerini taşıyan karşıtlıklara
dönüşür. Aziz kelimelere bağlı, kelimeleri ölesiye sever, öte yandan da
kelimelerden nefret eder. Hayatı kitaplar üzerinden anlamaya çalışır, sonra
kitapların hapishane olduğunu söyler. Seher’i sever, Seher’in hakikatinden çok
zihnindeki Seher’e bağlanır. Geçmişini kutsar, geçmişin kurduğu benliği
parçalamak ister. İnançla irtibatını korur, inancın gündelik hayattaki
tezahürlerine mesafeli durur. Bunlar sahici çatışma imkânlarıdır. Gürdamur,
Aziz’i daha fazla eylemin ve ilişkinin içine atsaydı keşke, böylelikle ‘Aziz’ karakteri
derinleşebilirdi.
Aziz’in kelimeleri fizikî varlıklarmışçasına öldürmesi
başlangıçta sarsıcı gelir. Kitabın en özgün icatlarından sayılabilecek bu
sahneler, tekrarlandıkça şaşırtıcılığını kaybeder. İlk cinayet, dil ile insan
arasındaki ilişkinin vahşi alegorisi gibi işler. Sonraki öldürmelerde ise aynı
düşüncenin varyasyonları belirginleşir. Kelimeleri mezarcıya gömdürme fikri
zekicedir; fakat metin bu zekâyı okura yeniden yeniden açıklayınca sembolün
gizemi azalır.
Aziz’in “kelime katili” olması, nivolanın kendisine
yönelmiş müthiş eleştiri fırsatını da beraberinde getiriyor; Aziz’in öldürmek
istediği, tam olarak kitabın aşırı ürettiği şeydir. Metin bunu bilinçli ironiye
dönüştürebilseydi, kendi söz bolluğunu da şüphe altına alan daha keskin katman
ortaya çıkardı. Kitap yer yer bu eşiğe ulaşıyor, fakat sonra anlatıcı, yeni
sıfatlar ve benzetmelerle yeniden konuşmaya başlıyor.
Seher cephesinde sorun daha da büyüktür. Seher,
Aziz’in hayatında merkezî yer tutuyor; buna rağmen bağımsız bilinç ve irade
sahibi kişilik olarak yeterince belirginleşmiyor. Onu daha çok Aziz’in
bakışından, özleminden, suçluluğundan ve hayalinden tanıyoruz. Seher’in ne
istediği, nasıl düşündüğü, Aziz’in söz dünyasına içeriden nasıl baktığı sınırlı
kalıyor. Öfkelendiği, itiraz ettiği, Aziz’i terk edip etmediği üzerine
konuştuğu anlar mevcut. Bu anların çoğu da Aziz’in iç hesaplaşmasının uzantısı
hâlinde kalıyor. “Seher’e benzeyen kadın” motifi, Seher’in yaşayan kişiliğinden
çok Aziz’in kayıp nesne arzusunu güçlendiriyor.
Begüm, ağabey, Hacı Abdullah, mezarcı, Deli Niyazi ve
diğerleri kitabın dünyasını genişletecek imkânlar taşır. Mezarcı sahneleri,
ölüm ve kelime arasındaki bağı somutlaştırdığı için etkileyicidir. Deli
Niyazi’nin Aziz’i bulması, çocukluğun tabiatla ve toplulukla ilişkisini
gösterir. Hacı Abdullah, köyün hafızasını ve dinî hayatın gündelik yüzünü
temsil eder. Bu kişiler çoğu zaman kendi hikâyelerinin sahibi olamasalar da
Aziz’in zihninde açılması gereken yeni kapılar olarak iş görür. Karakterlerin
işlevi sezilse de varlıkları tam anlamıyla hissedilemez.
İmgenin Saltanatı, Hikâyenin Sıkışması
Gürdamur’un dili hususunda kolayca hüküm vermenin
haksızlık olacağından eminim. Yazarın kelime dağarcığı geniş, cümle ritmi
kuvvetli, nesnelerle soyut kavramlar arasında beklenmedik bağlar kurma yeteneği
yüksek. Tabiatın, çocukluğun, yaylanın, sisin, ormanın, taşın, çiçeğin ve suyun
anlatıldığı yerlerde dil canlı görüntüler üretir. Nesne, metinde dekor olarak
durmaz; düşünceye katılır. Kum, örümcek, yılan, kemik, mezar, bahçe, değirmen
ve kartal aynı zihinsel evrenin parçaları hâline gelir; fakat bu dilin bedeli
ağırdır. Gürdamur, sıradan cümleye güvenmiyor. Cümlelerin çoğu özel, derin,
şiirsel veya veciz olmak zorundaymış gibi kuruluyor. Her paragrafın altı
çizilecek söz üretme isteği, anlatının doğal basıncını yükseltiyor. Okur uzun
süre aynı yükseklikte tutuluyor. Alçalan, dinlenen, sadeleşen cümle azaldıkça
etkileyici olması gereken yerlerin etkisi de eşitleniyor.
Bunu söylerken Güray Süngü aklıma gelmedi değil; bence
Süngü de Gürdamur’la aynı yanılgıya düşüyor.
Halbuki edebî dil, her nesneye metafor yüklemek zorunda
değil; bazen sandalye sandalyedir, çay çaydır, pencere penceredir. Her görünen
simgeye dönüştürüldüğünde, dünya yaşanabilir olmaktan çıkıp yazarın zihnindeki
büyük teşbih laboratuvarına dönüşüverir. ‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’
bu riskle karşı karşıya. Kitapta hiçbir şey uzun süre kendi hâlinde kalamıyor. Misal,
örümcek hemen yazarlığın, boşluğun veya kaderin işaretine; kum hafızanın ve
silinmenin simgesine; mezar unutmanın ve dil cinayetinin mekânına… dönüşüyor.
Semboller arasında ilişki bulunduğu inkâr edilemez.
Kum, silinme ve gömülme duygusunu taşırken Mezarcı, unutulmak istenen
kelimelerin fiziksel sonunu hazırlar. Örümceğiyse hem ağ kuran yazar hem
boşluğa tutunan zihin gibi okumak mümkün. Yılan, derisini değiştirme, yenilenme
ve tehlike çağrışımlarını taşır. Değirmen, tekrarın ve öğütülmenin
görüntüsüdür. Bahçe, kişinin yaşamadığı hayatların çekiciliğini barındırır.
Kartal, yaralanmış yüksekliğin simgesine dönüşür. Sorun, sembol sayısının
çokluğu değil, sembollerin sık sık anlatıcı tarafından yorumlanmasıdır. Emin
Gürdamur, okurun anlam kurmasına güvenmek yerine kendi sembollerinin şerhini
yapmayı tercih etmiştir.
Aynı mesele veciz cümlelerde de görülür. “Tecrübe
hainlik gerektirir”, “İnsan ekmeksiz yaşar, yurtsuz yaşar, onursuz yaşar ama
uydurmadan yaşayamaz”, “Sorular bozgundu ama cevaplar düpedüz ölümcüldü”
türünden hükümler güçlüdür. Çok sayıda benzer hüküm yan yana geldiğinde
cümleler birbirlerinin önünü kesiyor. Her cümle öne çıkmak isterse herhangi
biri merkezde kalabilir mi? Elbette hayır! Eserin ritmi de bu yüzden ağır.
Aziz’in iç dünyasına girilen bölümlerde aynı duygusal basınç uzun süre
korunuyor. İç konuşma, anlatıcı yorumu ve imgesel tasvir peş peşe aynı tona
yaslanıyor. Diyalogların girdiği yerlerde nivola nefes alıyor; mezarcıyla,
ağabeyle, Seher’le yapılan konuşmalar anlatıya hareket kazandırıyor. Ne var ki
diyaloglar da çok geçmeden düşünce açıklama aracına dönüşüyor. Kişilerin
konuşma biçimleri arasındaki fark yeterince keskin değil. Herkes zaman zaman
Aziz’in zihnindeki edebî iklimden konuşuyor.
Dikkatli okurlar, kitabın ciddi bir budamaya ihtiyaç
duyduğunu tereddütsüz anlayacaktır. Bu, zannedildiği gibi dilin
sadeleştirilmesi veya şiirselliğin terk edilmesi değil; şiirsel gücün korunması
için fazlalığın ayıklanması çağrısıdır. Metnin üç kez söylediği düşünce tek
güçlü sahnede verilse, on benzetmeden en isabetli ikisi kalsa, bazı açıklamalar
tamamen çıkarılsa kitabın etkisi artardı.
Gürdamur, kelimeleri öldüren bir kahraman yazmış
yazmasına da editoryal aşamada kendi kelimelerine Aziz kadar acımasız
davranmamış.
İnanç, İslâmî Hafıza ve Güvenli Bölgeler
Emin Gürdamur, İlâhiyat Fakültesi mezunu; Diyanet’in ‘Geçerken’
adlı dergisinin editörü, aynı zamanda Hece Öykü’nün yayın yönetmeni. Bu
bilgiler için neden bir parantez açma gereği duyduğuma gelince: Öncelikle bu
detaylar okuduğumuz nivolayı anlamak için bir bağlam sunabilir; fakat yazarın
niyetini açıklayan kesin bir anahtar da sayılmamalıdır. Yine de akılda bulunsun
istedim.
Kabulümüzdür ki edebî eleştiri, özgeçmişten hüküm
çıkarıp bunu metne yapıştırdığında kolaycılığa düşer. Başta yazdıklarım
hatırlanınca, özgeçmişinin bu safhalarının tam aksini düşündürmesi dahi
mümkündür; fakat net bir kanaate varmak güç. Evet, ‘Ateşkes Çadırında Silah
Sesleri’nde bazı çekilmeler, suskunluklar ve güvenli tercihler var. Bunların
kurumsal konumdan mı, yazarın kişisel estetik ve ahlâkî anlayışından mı,
anlatıcının bilinçli sınırından mı kaynaklandığını kesinleştirmek mümkün değil.
Eleştirinin yapabileceği, bu sınırların eserde nasıl göründüğünü göstermektir.
Dikkatli ve sürekli okurlarım Mehmet Erdoğan’ın
Kopernik’ten çıkan Edebiyat ve Eleştiri Yazıları’na çok atıf yaptığımı bilirler;
yine bir göndermede bulunmam icap ediyor. Erdoğan’ın hacimli eserindeki İsmet
Özel ve Necip Tosun bölümlerini okuyunca, aynı mahalledeki kalemlerin belli
tavır, tutum ve yönelimleri; ilgi çekme, savrulma, yaranma ve yanaşma
hamlelerini çağrıştırıyor. Sol seküler camianın zihniyetine daha uygun ve
makbul görülen (gerek Hece, gerekse Hece Öykü’de makbul tercihler olarak
şahitlik ettiğimiz) “yapıt, kent, sözcük” gibi kelime tercihleri bu kanaati
destekliyor olsa da dediğim gibi net bir hükme varmak doğru olmayacaktır; çünkü
o zaman okuduğunuz satırlar eleştiri yazısından çıkar, dedikodu ve magazin
metnine dönüşür. Ama nefis şeytanı insanı rahat bırakmıyor işte, bir de “yazın,
yapıt, sözcük, kent, olanak” vd. gibi kelimelerden hazzetmeyişim!..
Devam edeyim kitaba… Kitabın İslâmî boyutunun
sloganlarla kurulmadığını müşahede ediyoruz; namaz, cami, besmele, Allah,
kader, ölüm, sabır, günah ve merhamet gibi kelimeler hikâyenin dünyasında yer
alıyor. Yayla ve köy hayatındaki dinî rutinler, Hacı Abdullah’ın şahsiyeti,
annenin dili, mezarlık ve ölüm bilinci kültürel hafızanın tabiî parçalarıdır.
Gürdamur, kahramanını açıkça ideolojik bir temsilciye dönüştürmez. Meselâ Aziz
vaaz vermez; kendi inancı içinde huzursuzluk yaşayan, kelimelerle Tanrı
arasındaki mesafeyi de sorgulayan bir karakter olarak belirir. Öldürdüğü her
kelimeyle Tanrı’nın onu yeniden terk ettiğini düşünmesi, dil krizini metafizik
krize bağlayan önemli bir ayrıntıdır.
İnancın hikâyede daha çok kaybedilmiş bütünlüğün
hatırası olarak yansıtıldığını söyleyebiliriz. Çocukluğun yaylası, annenin
dünyası, köy, Hacı Abdullah, mezarlık ve tabiat; Aziz’in şehirde parçalanmış
hayatına karşı bir bütünlük hissi taşıyor. Modern şehir, üniversite, edebiyat
çevresi ve kafeler ise yapaylık, tekrar, gösteriş, ilişki yorgunluğu ve anlam
kaybıyla anılıyor. Bu zıtlık, Gürdamur’un önceki hikâye iklimiyle de uyumludur:
Geleneksel birikim bütünüyle idealize edilmese de ahlâkî ve ontolojik ağırlık
çoğunlukla oraya verilir.
Bu noktada ‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nin
ideolojik emniyet alanı başlıyor. Modern hayat sertçe sorgulanırken geleneksel
ve dinî dünyanın çelişkileri aynı şiddetle açılmıyor. Köyün dedikodusu,
baskısı, kalıpları ve bireyi kuşatan dar ahlâkı yer yer işlense de anlatının
esas hıncı şehirli, modern, edebiyatçı ve akademik çevreye yöneliyor. Dindar
hayatın içindeki ikiyüzlülük, iktidar, erkeklik, sınıf, kurum, itaat ve
gündelik çıkar ilişkileri derinlemesine kurcalanmıyor. Hacı Abdullah’ın son
günleri duygulu ve saygılı bir tonda verilirken dinî otoritesinin karanlık veya
çelişkili yüzleri araştırılmıyor.
Eserin, İslâmcı romanın bildik tezli diliyle
yazılmadığını da fark ediyoruz. Modern insanın savruluşu gösterilip sonunda
hazır bir reçeteye bağlanmıyorsa da kültürel ve ahlâkî refleksi seçilebiliyor.
İnsan, kendini başkalarının kelimelerinden kurtarmalı; gösterişten, yapay
ilişkilerden, modern hayatın tüketici hızından uzaklaşmalı; ölüm, merhamet,
hafıza ve sahicilikle yeniden temas kurmalıdır. Bu çizgi, açık ve dogmatik bir
hüküm şeklinde değil, atmosfer ve değer dağılımı üzerinden kurulmaktadır.
‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nin dinî düşünce
bakımından en tartışmaya açık yanı, inancı gerçek bir kriz alanına kadar
götürmemesidir. Aziz Tanrı’yı, kaderi, ölümü ve günahı düşünür; fakat
sorularının onu dinî geleneğin kurucu kabulleriyle sert bir hesaplaşmaya
sürüklediği görülmez. İnanç, parçalanmış zihnin altında korunan son zemin
gibidir. Aziz kelimelerin mânâsına saldırır, toplumun yüklediği rolleri
sorgular, evliliğini ve mesleğini didikler; ama Tanrı tasavvurunu aynı
radikallikle çözümlemez. Böylece metafizik gerilim belli bir sınırda tutulur.
Peki bu sınır otosansür müdür? Gürdamur, inancı yıkıcı
sorgulamanın nesnesi olmaktan çok, sorgulamanın ahlâkî ufku olarak
konumlandırıyor. Bunun sebebini geçmişine, mesleğine yahut çalıştığı kuruma
bağlamanın mümkün olmadığını, yeterince kanıt bulunmadığını yineleyeyim. Fakat
edebî açıdan bunu tartışabiliriz. Hikâye, bütün kelimeleri öldürme cesareti
gösterirken bazı temel kelimelerin dokunulmazlığını baştan kabul ediyor.
Aziz’in cinayetleri bundan mütevellit seçicidir. “Hayat”, “umut”, “mazi”,
“istikbal” öldürülebilse de inancın merkezindeki kavramlar aynı bıçağın altına
pek gelmez.
İslâmî hafıza esere sahicilik, ölüm bilinci ve ahlâkî
derinlik kazandırıyor. Aynı hafıza, metnin sorgulama sınırını da çiziyor.
Yazarın dünyası parçalanmış görünse de merkez bütünüyle dağılmıyor. Nivolanın
hırçınlığı bu merkez karşısında ehilleşiyor.
Hikâye mi Düşünce Gösterisi mi?
‘Ateşkes Çadırında Silah Sesleri’nin
temel sorunu, düşünce taşımak yerine düşünceyi sahneye, kişiye ve olaya
dönüştürmekte zaman zaman isteksiz davranmasıdır. Hikâye, düşüncenin
örneklenmesi için kurulmuş düzenek hâline gelince de yaşananı değil, yazarın ne
düşündüğünü takip ediyoruz. Gürdamur’un kitabında bu riske sık sık şahitlik etmekteyiz.
Aziz’in çocukluğu ve kaybolduğu gece, anlatının canlı
bölümlerindendir. Çocuk, tabiat, aile, kaybolma korkusu, Deli Niyazi ve köy
topluluğu sahnenin içinde hareket ettiği bu kısımlarda düşünce olaydan
doğmakta. Aziz’in kaybolması, sonraki hayatındaki kaybolmuşluk duygusunun kolay
bir alegorisine dönüşmeden de etkileyicidir. Gürdamur, bu sahnelerde okura
güvenseydi daha güçlü kalırdı ama anlatıcı, sık sık ilerideki sembolik anlamı
açıklayarak olayın doğal yankısını daraltıyor.
Seher’le ilişkide de benzer bir durumu görürüz.
Evlilik, yabancılaşma, hayal edilen kişiyle yaşanan kişi arasındaki mesafe
verimli malzemelerdir de yazar bu ilişkiyi sahnelerden çok Aziz’in yorumlarıyla
verir. Seher’in kendine özgü sesi yeterince duyulmadığı için evlilik krizinin
iki taraflı hakikati kurulmaz. Aziz’in Seher’i nasıl kaybettiğini görürüz;
Seher’in Aziz’le yaşarken ne kaybettiğini tam olarak öğrenemeyiz. Nitekim bu
eksiklik kitabın insanî derinliğini azaltmaktadır.
Ağabeyle konuşmalar, akademik çevre, öğrenciler, dergi
ve kitap dünyası, kitabın sosyolojik yüzünü oluşturuyor. Gürdamur’un gözlemleri
keskindir. Edebiyat çevrelerindeki gösteriş, ağ kurma çabası, tanınma arzusu,
yayıncılık ilişkileri, akademik dilin kofluğu ve modern entelektüelin kendine
hayranlığı iyi yakalanır. Ne ki bu çevreler karikatüre yaklaşmaktadır. Aziz’in
tiksintisinin nesnesi hâline geldikleri için kendi iç doğruları verilmez.
Eleştirilen dünya çoğu kez savunmasız bırakılmıştır. Gerçek sertlik, karşı
tarafın en güçlü hâlini kurup onunla hesaplaşmaktır. Gürdamur bazen kolay hedef
seçiyor.
Modern hayat eleştirisi de aynı düzlemde ilerliyor.
Kafeler, telefonlar, ilişkiler, gösteriş, şehir yorgunluğu ve akademik hayat mânâ
kaybının göstergesi hâline geliyor. Bunların karşısında çocukluk, yayla,
tabiat, eski dostluklar, aile ve ölüm bilinci duruyor. Karşıtlık fazla düzenli.
Modernliğin insanı özgürleştiren, çoğullaştıran veya geleneksel baskılardan
çıkaran yanları pek hesaba katılmıyor. Geleneksel dünyanın boğuculuğu ise kısa
işaretlerle geçiliyor. Bu değer dağılımı kitabın eleştirel ufkunu daraltıyor.
Yine de kitap kendi güvenli alanını zaman zaman ihlâl
etmiyor değildir, misal Aziz’in sahicilik arayışının narsisizme
dönüşebileceğini sezdiriyor. Başkalarını yapay bulmak, insanın kendisini
hakikatin sahibi sanmasına yol açar. Aziz’in herkesi kelimelerin esiri diye
küçümserken kendi kelime saplantısının tutsağı olması, kitabın en verimli
ironisi desem yeridir. Sorun şu ki Gürdamur bu ironiyi yeterince açamıyor,
zaman zaman Aziz’in üstünlük duygusunu anlatıcının bakışı da paylaşır gibi
görünüyor.
Aziz’in rahatsızlığı haklı olabilir. Haklılık,
karakterin ahlâkî masumiyeti anlamına gelmez. Seher’i kendi hayalinin içine
kapatması, insanları fikir malzemesi gibi kullanması, çevresindekileri kolayca
yargılaması, kendi acısını başkalarının hayatından daha derin sayması ciddi
kusurlardır.
Nivola, kahramanın fikrini büyütürken kusurunu da
büyütmeliydi. Gürdamur kusurları gösterirse de onlarla hesaplaşmayı
tamamlamıyor.
Son Hüküm
‘Ateşkes Çadırında Silah
Sesleri’, hikâyemiz adına kolayca benzeri gösterilemeyecek ölçüde iddialı bir
çalışma. Hikâye ile roman arasındaki uzunluk meselesini aşarak türün varlık
şartlarını tartışıyor; kurmaca ile hayatı, yazar ile kahramanı, kelime ile
hakikati karşı karşıya getiriyor.
Emin Gürdamur’un önceki dört hikâye kitabından sonra
daha geniş soluklu ve daha deneysel bir alana yöneldiği anlaşılıyor. Ketebe’nin
eseri nivola olarak sunması da bu tür tercihini açıkça öne çıkarmaktadır.
Nivola tercihi metne hareket serbestliği kazandırıyor
ama yapısal dağınıklığın tamamını açıklamıyor. Aziz, ilgi çekici ve güçlü
tasarlanmış bir kahraman; düşüncenin ağırlığı altında yer yer insanlığını
kaybediyor. Seher merkezî bir figür; Aziz’in zihninden bağımsız bir varlık
kazanamıyor. Sembol düzeni zengin; aşırı açıklama ve tekrar yüzünden yoruluyor.
Dil yetenekli, ritimli ve çağrışımlı; sürekli yüksek perdede kalması metnin
tesirini azaltıyor. İslâmî hafıza kitaba ölüm bilinci, merhamet ve ahlâkî
ciddiyet katıyor; sorgulamanın erişebileceği son sınırı da tayin ediyor. Modern
hayat eleştirisi keskin; geleneksel dünyanın çelişkilerine aynı cesaretle
eğilmiyor.
En ciddi eksiklik, yazarın kendi malzemesine yeterince
acımasız davranmamasıdır. Gürdamur, Aziz’e kelimeleri öldürme görevi veriyor;
kendisi bazı cümleleri, açıklamaları, metaforları ve tekrarları öldürmekten
kaçınıyor. Kitabın daha kısa, daha sessiz, daha boşluklu hâli çok daha sarsıcı
olabilirdi. Çünkü hikâyedeki temel fikir uzun uzun izaha ihtiyaç duymayacak
kadar kuvvetli.
Her şeye rağmen eser, görmezden gelinecek türden bir
deney çabası değildir. Başarısızlıkları sıradanlıktan ziyade fazlalıklarından
doğmaktadır. Yazar, küçük bir şey söyleyip onu büyütmeye çalışmıyor; büyük
meselelerin tamamını aynı kitaba sığdırmak istiyor. Bu iştah saygıyı hak etse
de saygı, kusurları örtmek anlamına gelmez. Kitabı ciddiye alan okur, onun
rahatça geçiştirilen yerlerine, tekrarlarına, estetik gösterisine ve düşünsel
güvenliğine itiraz etmek zorundadır.
‘Ateşkes Çadırında Silah
Sesleri’ kusursuz bir nivola değil. Yer yer hikâyesini düşüncesine, insanını
metaforuna, sessizliğini cümlesine kurban ediyor. Buna rağmen dil ve kurmaca
üzerine sahici bir mesele açıyor. Okuru “ne oldu?” sorusundan çok “kelimeler
bize ne yaptı?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Kitabın kalıcı tarafı da zaten
bu.
&&&
Silah sesleri dağılınca aklımda şu soru kaldı: İnsan
kendisine ait olmayan kelimeleri öldürürse gerçekten kendi hayatına mı ulaşır,
yoksa öldürdüğü her kelimenin yerine daha gösterişli bir yenisini mi koyar?
Sizde?










Yorumlar
Yorum Gönder