Eleştirmeni Kim Eleştirecek: Büyük Yayınevi, Tecrübeli Akademisyen, Bakımsız Cümleler

 

Ülkemizde kültürel iktidar, kültürel hegomanya öteden beri hep tartışılır durur. Herkes kendi meşrebince daha çok karşı tarafı değersizleştirmeye dönük ithamlara, içi boş ve delilsiz iddialara savrulur.

Bu mukayeseyi lâyıkıyla değerlendirmek ve objektif hükümlere varabilmek için her kesimin yayınlarını takip etmek önemlidir. Bir tarafta ‘Zaman İçinde Mekân’ ve ‘Nesnelerin Dünyası’nı kurumsal kimliğini ve imajını zedelemek adına basan, mahallenin muktedir yayıncılarından görünen bir örnek, yanında ‘Açık Pencere’ ile bu yayınevine omuz veren aynı mahalleden bir başka yayınevi ve kim bilir daha nice sorumsuzluk ve editörlük kazaları. Diğer mahallede nasıl oluyor, nasıl beceriyorlar tam bilmiyorum/tahmin edebiliyorum ama zorlayarak bulabileceğimiz dil ve anlatım kusuru bir elin parmaklarını geçmiyor.

Kitlenin yeterince destek vermemesi, okumayla arasının eskiden beridir bozuk olması, maddi imkânsızlıklar ve maliyetlerden dolayı çalışanlara yaptıkları işin maddi karşılığını ver-e-memek mi bilemem, bu benim işim değil. Açık ve net gerçek şu: Sol ve seküler mahallenin yayınevleri işlerini, en azından biçim ve şekilce işlerini daha bir titiz yerine getiriyorlar.  Bunu söylemek bana zuldür, ziyadesiyle üzüldüğümü yazılarımı takip edenler ve beni tanıyanlar iyi bilir, hangi mahalleye ait olduğumu da.



“Yüzyılın Eşiğinde Öykümüz”, Ketebe tarafından 2024’te yayımlanmış, 184 sayfalık bir eleştiri kitabı ve yazarı Ertan Örgen 2000 sonrası Türk öyküsünü; ironi, parodi, korku, fantastik, taşra, kadın öykücüler, şiddet, tasavvuf-gerçeklik ilişkisi, parçalanmış görsellik, biçim ve sadelik eksenlerinde ele almış. Ben demiyorum, kitap özetle böyle tanıtılıyor.

Örgen daha önce de şiir, roman ve öykü üzerine çeşitli inceleme kitapları bulunan bir akademisyen yazar, 1969 doğumlu, on civarında eseri yayınlanmış. Bir “ilk kitap”la muhatap değiliz yani.

Kitabı yayınlayan Ketebe’yi ise uzun uzun değerlendirmeye ve tanıtmaya gerek yok, duymayan yoktur. Büyük mü büyük yayınevlerimizden, mahallemizin neredeyse sözü geçen tüm kalemlerini çatısı altında toplamış. Hemen her türde takdire şayan nitelikli kitaplar da basıyor.

“Yüzyılın Eşiğinde Öykümüz”, Ketebe’nin Eleştiri dizisinde yayınlanmış. Dizi editörü Aykut Ertuğrul. Yayına hazırlayan Büşra Coşkun, Rabia Şenol da düzeltmen koltuğunda.

Vitrin de addedebileceğimiz giriş kısmı yazının okur tarafından okunmasına devam etmesi hasebiyle kilit işlevi görür ve ben bu riski göze alıyorum. Neden olduğunu yazımda ilerledikçe ziyadesiyle anlayacaksınız. Bu nedenle riske değdiğini düşünüyorum ve yazının geri kalan kısmını sabırla okumaya devam etmenizi istirham ediyorum.



Ertan Örgen’in “Yüzyılın Eşiğinde Öykümüz”ünün temel iddiası, yeni yüzyılda öykünün (ben hikâye demeyi seçenlerdenim ama yazara bağlı kalacağım bu kez bu kavram çerçevesinde) sadece konu ve tema bakımından değil; anlatım biçimi, kurgu anlayışı, gerçeklikle kurduğu ilişki ve estetik tercihler bakımından da değiştiğini göstermektir.  Bu bakımdan kitabın çıkış noktası önemli. Çünkü 2000 sonrası Türk öyküsü gerçekten de önceki dönemlerden farklı dinamikler taşımaktadır. Dijitalleşme, şehirleşme biçimlerindeki değişim, bireyselleşme, kimlik tartışmaları, popüler kültür etkisi, görselliğin yükselişi ve anlatı tekniklerindeki çeşitlenme öykünün dilini değiştirmiştir. Kitap bu iddiasından mütevellit daha yüksek bir beklenti doğurmaktadır. Neden? Mesele başlı başına yeni eğilimleri sıralamak değil. “Bu değişimler nasıl gerçekleşmiştir? Hangi yazarlar hangi tekniklerle bu dönüşümü sağlamıştır? Bu yeni anlatım biçimleri Türk hikâye geleneği içinde nereye oturmaktadır?” Mühim sınavı bu soruların cevaplarında.

Öncelikle hakkını vermek gerekir: Ertan Örgen’in, 2000 sonrası öyküyü birkaç meşhur isim üzerinden okumaması ve daha geniş bir alana bakmaya çalışması kıymetlidir. Aykut Ertuğrul ve Cemal Şakar’a kitabın üçte biri ayrılmış (elli sayfa). Tosun ve Harmancı niye yok acaba?



Edebiyat eleştirimizin temel problemlerinden biri, aynı isimlerin etrafında dönmesidir. Yeni kuşakların, yeni eğilimlerin ve henüz kesinleşmemiş edebî değerlerin de incelenmesi zaruridir. Bu açıdan kitabın niyeti doğru bir zeminde. Problemlerin temeli de bu safhada başlıyor maalesef: Kitabın iddiası büyükse de, yöntemi zaman zaman bu iddiayı taşıyamıyor. Misal, kitapta birçok yerde güçlü kavramlar ortaya atılıyor: parçalanmış görsellik, oyunbozan kurgu, imajın yükselişi, yeni yazma biçimleri, gerçeklik ile tasavvuf arasındaki gerilim, öykünün yeni yönelişleri.  Gelgelelim bu kavramların teorik çerçevesi yeterince keskin çizilmiyor. Diyeceksiniz ki iyi ya işte kitap ciddi bir altyapı ve birikim istiyor; bu kitabın zaafı değil başarısı. Velev ki bilelim bu kavramları, bir de yazarın kavramlara nasıl baktığını görsek kötü mü olurdu? Gerçi mevcut basit hata ve yanlışların, üslûp yetersizliğinin buna imkân verebileceğini de düşünmüyorum ama neyse geçelim.

Devam edeyim… Akademik incelemede kavram sadece güzel görünmemeli, sınırları çizilmelidir. Örneğin kitaptaki; “İmajın varoluşun yerini aldığı oyunbozan kurgu” ifadesi ziyadesiyle iddialı değil mi? Fakat burada şu soruları sormalıyız: “İmaj hangi anlamda varoluşun yerini almaktadır?” Bu, 2000 sonrası öykümüzün tümü için geçerli midir? İmaj merkezli olmayan anlatılar nereye yerleştirilecektir?  Varoluş ve imaj kavramları hangi kuramsal zeminde kullanılmaktadır?” Bu sorular cevaplanmadan kullanılan kavram, açıklayıcı olmaktan çok etkileyici bir söyleyiş, diğer bir ifadeyle gösteriş/caka satmak olarak kalabilir.

Önsöz ve içindekilerle başlar sorunlar. “Öykü üzerine yazmak, zenginliği kendi içine sığmayan hayat fotoğraflarını biriktirmek gibidir.” şeklindeki cümle başta estetik ve hoş görünmektedir. Ancak akademik bir eleştiri kitabının önsözünde problem taşır. Neden? Çünkü “hayat fotoğrafları” metaforu öykü incelemesinin mahiyetini tam karşılamaz. Öykü yalnızca hayatın fotoğrafını çekmez. Öykü seçer, dönüştürür, kurar, yeniden anlamlandırır. Dolayısıyla fotoğraf benzetmesi, öykünün kurucu ve dönüştürücü tarafını zayıflatır. Daha güçlü bir ifade şöyle olabilir miydi acaba? “Öykü üzerine yazmak, hayatın farklı görünümlerini, insan tecrübelerini ve anlatı biçimlerini yeniden anlamlandırma çabasıdır.” Metaforun azalıp  düşüncenin güçlenişi dikkatinizi çekmiştir.

Bir başka misal: “Ana odaklanmış, eskilerin deyimiyle alaminüt resimlerin derinliğidir onlar.”

Bu cümle ciddi bir anlatım problemi taşıyor. Özellikle; “alaminüt resimler” ifadesi açıklanmıyor. Okurun büyük bölümü bu kelimeyi anlamayabilir. Daha önemlisi “ana odaklanmış” ifadesi ile “alaminüt resimlerin derinliği” arasında mantıksal bağ zayıftır. Şiirsel görünmek istenirken anlam bulanıklığı oluşuyor. Akademik önsözlerde mecaz kullanılabilir fakat mecaz düşüncenin önüne geçmemelidir. Burada estetik söyleyiş, açıklığı gölgelemiştir.

“Kitapta taşıdıklarım ise daha dumanı üstünde sayılacak çok sayıda metnin etrafında dolanıyor.” ise önsözün en problemli cümlelerindendir. “Dumanı üstünde metinler” yaygın bir deyimse de akademik kitap bağlamında zayıf kalır. Bir metnin yeni olması ile edebî değerinin yüksek olması aynı şey değildir. Ayrıca, “metinlerin etrafında dolanmak” ifadesi çalışmanın yöntemini meçhul kılmaktadır.

“Eleştirmen metinlerin etrafında mı dolaşır, yoksa onları analiz mi eder?” şeklindeki ifade akademik kesinliği azaltıyor.

Arka kapaktaki “öykümüzün dümeninin ne yana döndüğünü…” vb cümleleri ‘içindekler’deki; “Acıdan Öyküler”, “Öyküde Sadeliğin Sıkışması ve Biçim” gibi başlık tercihlerini falan geçiyorum.

Asıl sorunlara gelmeden önce ortaya çıkan tabloyu şöyle toparlayayım: Ertan Örgen’in iyi bir edebiyat sezgisi ve geniş bir okuma alanı varsa da başlıkların çoğu yerde etkileyici görünmeye çalıştığı ziyadesiyle göze batıyor.  Kavramlar zaman zaman açıklanmadan bırakılıyor. Akademik kesinlik ile deneme dili arasında gidip geliyor. Metafor kullanımı bazı yerlerde düşünceyi güçlendirmek yerine örtüyor.

En önemlisi şu: Kitap, ele aldığı öyküler kadar kendi eleştiri dilini de sorgulamalıydı. Çünkü 2000 sonrası öykünün yeniliklerini anlatan bir çalışma, kendi anlatım biçiminde de daha berrak, daha kavramsal ve daha sistemli olmalıydı.

&&&

Şimdi gelelim asıl kazalara. Buraya kadar iktifa ettiğim örnekler ve genel ifadeler meramımı ve iddiamı hakkıyla karşılamayacağı için seçtiğim örnekler üzerinden tek tek anlatacağım sorunu. Şunu da söylemem icap eder ki kitaptaki kusurlar bu mütevazı yazının sınırlarını fazlasıyla aşan çoklukta. Aynı sayfada birden fazla yanlışı hesaba katarsak yanlış olmayan sayfa yok bile diyebilirim.

Son bir parantez daha müsaadenizle: Yazımın kalanında içerik tartışmasına girmiyorum. Kelime seçimi, anlam açıklığı, anlatım bozukluğu ve akademik/eleştirel ifade niteliği üzerinden bakıyorum çalışmaya…

 

 “Burada aşk romanlarından öğrenilmiş bir duygulanma değil bireyliğinin farkında bir üslup söz konusudur.”

Cümlenin temel problemi tamlamaların birbirine eklenmesiyle anlamın bulanıklaşmasıdır. “Öğrenilmiş bir duygulanma” ile “bireyliğinin farkında bir üslûp” aynı düzlemde karşılaştırılan iki unsur gibi verilmiş ancak aralarındaki ilişki açık değildir. Ayrıca “bireyliğinin farkında bir üslûp” alışılmış bir kullanım değil. Üslûp bireyin farkında olmaz, burada kastedilen muhtemelen “bireysel farkındalık taşıyan anlatım.”  Örgen, bu cümleyi şöyle kursaydı isabetli olurdu: “Aşk romanlarından devralınmış hazır bir duygulanmadan değil, kendi bireysel farkındalığını taşıyan özgün bir anlatımdan söz etmek gerekir.”

 “Bunu belirsizleşme olup da yerine oturmamıştır.”

Bu ifade doğrudan anlatım bozukluğu içeriyor. Cümlede: “olup da” ve “yerine oturmamıştır” birbirine bağlanmıyor. “Belirsizleşme” isim olarak kullanılmış ancak neyin belirsizleştiği belirtilmemiş.

“Ardından beklenen karşılaşma oldu mu belirsizleşir.” Bu cümlede ise yazarın yüklem seçimi zayıftır. Bir kere “Karşılaşma oldu mu belirsizleşir” doğal Türkçe değil. Bir olayın olup olmadığı “belirsizleşmez”, olayın gerçekleşip gerçekleşmediği belirsiz kalır.

“Aslında onun öykülerindeki aradaki hüzün arasında gidip gelen bir yeri işaret eder.”

Bu cümlede ciddi bir yapı problemi var. “aradaki hüzün arasında” ifadesi anlamsız bir tekrar oluşturuyor. ‘aradaki’ ile ‘arasında’ kelimeleri aynı görevdedir. Ayrıca “bir yeri işaret eder” ifadesi de soyut ve mekanik kalmış.

“Aslında onun öykülerinde, iki farklı duygu arasında gidip gelen bir ruh hâline işaret eder.” cümlesini uygun olurdu.

 “Gerçekliğin ve birey psikolojisinin bu şekilde işlendiğini söylemek ister.”

Cümle özne-yüklem açısından zayıf. Kim söylemek istiyor? Yazar mı, eleştirmen mi, metin mi? Diğer yandan “bu şekilde işlendiğini” ifadesi önceki açıklamaya gönderme yapıyorsa da gönderilen nokta açık değil.

“Ötesinde klişe kelimelere kızma, değişen biçim ve kurguyu oluşturmuştur.”

Bu cümlede anlam ilişkisi kopuyor. “Kızma” burada isim-fiil olarak kullanılmış fakat neyin ötesinde olduğu belli değil. “klişe kelimelere kızma” ile “değişen biçim ve kurgu” arasında da bağ kurulmamış.

“İroninin sınırları elbette bir görünümün de önünü açar.”

Burada açık bir dil bilgisi problemi söz konusu. “Bir görünümü de önünü açar” yanlıştır. Doğrusu “önünü açar”, yani “bir görünümünün önünü açar” şeklinde olmalıydı.

 “Eleştirilen, alaya alınan ya da çıkışsızlığına güvenen insan ve olaylar somut bir görünüme dönüşürler.”

“İnsan ve olaylar” aynı kategori içinde kullanılmış. İnsan somut bir varlıktır, olay ise soyut bir süreçtir. İkisini aynı yüklem altında toplamak anlatımı zayıflatıyor. Ayrıca “çıkışsızlığına güvenen insan” ifadesi mânâ bakımından problemlidir. İnsan çıkışsızlığına güvenmez, çıkışsızlık içinde olabilir.

 “Bu minvalde hikâyelerdeki ironiye bir görüntü kazandırdığı düşünülebilir.”

“Bu minvalde” çok kullanılan bir niteleme, ki ben de yazılarımda sık sık yer veririm ama burada anlamı gevşeten bir bağlayıcılık devrede. “İroniye görüntü kazandırmak” da sorunlu. İroni; görünür hâle gelebilir, belirginleşebilir ve biçim kazanabilir ama “görüntü kazanmak” yapay durmaktadır.

“Türk romanı ve öyküsünde iç konuşmanın yazardan yol aldığı birçok çalışma olsa da esaslı yer Halit Ziya'ya ait olmalıdır.”

Cümlede ciddi anlam problemi vardır. Bir kere “İç konuşmanın yazardan yol alması” yanlış bir kullanım. İç konuşma; yazardan doğabilir, yazar tarafından kullanılabilir ve de anlatım tekniği olarak gelişebilir. Fakat “yazardan yol almak” doğal değildir. “Esaslı yer Halit Ziya'ya ait olmalıdır.” de sorunlu. Bir tekniğin “yeri” bir yazara ait olmaz. Kastedilen muhtemelen
“Bu tekniğin Türk edebiyatındaki önemli örneklerinden biri Halit Ziya’dadır.”

Şöyle toparlayayım: “Türk romanı ve hikâyesinde iç konuşma tekniğinin çeşitli örnekleri bulunsa da bu tekniğin erken ve önemli kullanımlarından biri Halit Ziya’da görülür.”

“Onu azapla hayatın gerçekleri arasında metinde döken ise Sait Faik ve sonrasındakilerdir.”

Cümlenin kuruluşu bozuktur. “Onu” zamiri belirsiz; neyi? İç konuşmayı mı, azabı mı yoksa hayat gerçeklerini mi? Ayrıca “Metinde döken” ifadesi de kusurludur. Bir şey metne aktarılır yahut yansıtılır ve işlenir. “Dökmek” cümlede konuşma dili etkisi oluşturmuş.

Artık sıkılmaya başladık değil mi? Bundan sonrasındaki örnekler de aynı ayrıntı seviyesinde, tek tek uzatmayacağım. Zaten ana problemler birkaç başlıkta tekrar ediyor. Ortak başlıklarda toplayarak vereceğim.

1. Soyutlama yükü ve anlam bulanıklığı: En belirgin problem, düşünceyi açıklamak yerine çoğu yerde soyut kavramların arka arkaya dizilmesi.

Sık karşılaşılan yapı; “gerçekliğin dönüşümü”, “biçimsel kırılma”, “anlatının görünümü”, “sosyolojik yapı”, “bireysel farkındalık”, “kültürel alan”, “anlam dünyası” gibi kavramların açıklanmadan kullanılması. Daha önce de vardı ve devam ediyor bu durum. Bir kez daha altını çizeyim o halde: Sorun kavram kullanmak değil, kavramın düşünceyi taşımak yerine düşüncenin yerine geçmesi. Akademide “yüksek sesli” kavramlar kullanmak yeterli değildir. Kavramın neyi karşıladığı da açık olmalıdır.

2. Gereksiz tamlama ve zincirleme isim kullanımı: “... gerçekliğin parçalanmış görünümünün anlatısal karşılığı...”, “... bireyin modern hayat içerisindeki anlam arayışının biçimsel yansıması...”

3. “Görünüm”, “boyut”, “alan”, “süreç”, “ilişki” kelimelerinin aşırı kullanımı: Dikkat çeken kelime problemi. Bu kelimeler tek başına yanlış değil ancak fazla kullanıldığında cümleleri taşıyamaz hâle gelir.

4. Metaforların akademik açıklığın önüne geçmesi: Bazı ifadeler edebî bir deneme içinde kullanılabilir, yalnız akademik inceleme içinde açıklanması gerekir. Örneğin: “önünü açmak”, “yerini almak”, “dönüşüm yaşamak”, “bir noktaya gelmek”, “görünüm kazanmak”… kalıplar çok kullanılıyor. Bunlar düşünceyi açıklamıyor, sadece hareket hissi veriyor.

5. Özne belirsizliği

Bazı cümlelerde şu sorular cevapsız kalıyor: Kim düşünüyor? Kim söylüyor? Neyi değerlendiren kim? Hangi görüş kime ait?  Bu kusur, hususiyetle eleştiri yazılarında önemli bir problemdir; eleştirmenle incelediği yazarın görüşü birbirine karışabilir de ondan.

6. “Söylemek ister”, “düşünülebilir”, “görülebilir” gibi kaçış ifadeleri

Örgen, zaman zaman fazla ihtiyatlı bir dil kullanılıyor: “düşünülebilir”, “söylenebilir”, “görülebilir” gibi kalıplar gerektiğinde değerlidir. Sürekli kullanıldığında yazarın hüküm vermekten kaçındığı izlenimi oluşturuyor.

7. Aynı düşüncenin farklı kelimelerle tekrar edilmesi: Kitabın bazı bölümlerinde; modern insanın yalnızlığı, gerçekliğin değişmesi, anlatım biçimlerinin dönüşmesi, parçalı yapı aynı çerçevede tekrar tekrar ifade ediliyor.

Tekrarın düşünceyi güçlendirdiği nispette değerli olduğu herkesin kabulüdür. Fakat kitapta bazı yerlerde yeni bir katkı getirmeden yeniden söyleniyor. Bu da metnin hacmini artırıyor, yoğunluğunu azaltıyor.

Bu kadarla iktifa edeyim. Bu tür cümleler bir öğrencinin ilk taslağında görülebilir. Ancak yılların akademisyeni, birçok kitabı bulunan, büyük bir yayınevinden çıkan bir çalışmada temizlenmesi gerekirdi. Yazar, editör ve yayınevi ortak sorumluluğu var.

Editör şu soruları sormalıydı: Bu cümle gerçekten anlaşılır mı? Bu kavram açıklanmış mı? Bu kelime daha sade söylenebilir mi? Bu tamlama yük oluşturuyor mu?

Son hükmümün de altını çizerek yazımı nihayete erdireyim artık.

“Yüzyılın Eşiğinde Öykümüz”ün temel problemi bilgi eksikliği değil, düşüncenin dil içinde yeterince arıtılmamış olmasıdır. Yazarın okuma birikimi ve edebiyat bilgisi hissediliyor. Fakat çoğu yerde söylenecek şeyin gücü, söyleme biçiminin ağırlığı altında kalıyor.

Akademik, bilgilendirmeyi esas alan, açık ve anlaşılır olması gereken bir eleştiri kitabında amaç zor görünmek değil, zor olanı açık anlatmak olmalıydı. Bizse düşünce açıklığa kavuşmadan kavramsal bir yoğunluğun içine gömüldüğümüzü hissettik hep. En basit ifadeyle bunu söylerim artık, ötesini emeğe saygı diyerek yazara ve yayıncısına havale ederim.

Her okur benim gibi mi düşünür bilemem. Neticede hepimiz yayınevine, yazarın tecrübesine ve eserlerine itimat edip parasını vererek kitabı aldık.

 

Yorumlar