Server Vakfı adına Mehmet Ali Bulut öncülüğünde ve Mehmet
Kurtoğlu’nun genel yayın yönetmenliğinde iki ayda bir yayımlanan aylık edebiyat
ve düşünce dergisi Edebiyat Ortamı, Eylül-Ekim 2026 tarihli 112. sayısında
dosya konusu olarak ‘Sinema’yı seçmiş ve Mehmet Kırtorun’un kaleminden çıkan
“Yücel Çakmaklı” kitabı da dergi yanında ücretsiz olarak okurlara hediye
ediliyor.
SİNEMA DOSYASI
“Sinema” dosyasında
filmlerden, yönetmenlerden, Yeşilçam hatıralarından oluşan bir içerik yanında kimi
sinema konusu kimi zaman zaman medeniyet, kimi zaman piyasa, hafıza, ideoloji,
insan, teknoloji ve hatta varlık meselesi olarak tartışılıyor. Sinemanın
eğlence vasfını aşarak toplumu dönüştüren, edebiyattan beslenen ve bugün
salonlardan telefon ekranlarına kadar hayatın her tarafına yayılan bir sanat
olduğu özellikle belirtiliyor. Dosyada millî sinemaya verilen ağırlık gözden
kaçmıyor.
Sadık Yalsızuçanlar, yazısında; ‘Türk sineması kendine
mahsus dili nasıl kuracak?’ sorusuna cevap arıyor. Batı'yı taklit ederek
evrenselleşmeye çalışmanın çıkmazını, Yeşilçam'ın melodram dilini, Ulusal
Sinema'yı, Yılmaz Güney'i, Yücel Çakmaklı'yı, Mesut Uçakan'ı, İsmail Güneş'i,
Osman Sınav'ı ve sonraki kuşakları aynı tarihî alanda düşünüyor. Yalsızuçanlar,
“yerli” veya “millî” sıfatını tek başına meziyet saymıyor. Çakmaklı’nın kültür
tarihindeki yerini teslim ederken film dilindeki eksikliklerini de
söyleyebilmesi, gerekli eleştiri mesafesini kuruyor. Hasılı Yalsızuçanlar’ın
sinemanın ne anlattığından önce bunu nasıl sinemaya dönüştürdüğünü odağa alması
da özellikle dikkat çekici.
Abdullah Kasay'ın “Perdede Kalan Memleket”i aynı meseleyi
başka yönden tamamlıyor. Kasay, Türk sinemasını değişen şehirlerin, dağılan
ailelerin, göçün, aidiyetin ve toplumsal kırılmaların görsel hafızası olarak
okurken, Türk sinemasını yekpare, kusursuz bir geçmiş yahut değişmez millî öz
olarak görmek yerine, Yeşilçam'dan Yılmaz Güney'e, Ömer Kavur'dan Nuri Bilge
Ceylan'a, Ahmet Uluçay'a kadar birbirine eklenen ve zaman zaman birbirine
itiraz eden hafıza olarak düşünüyor. Kasay'ın festival sinemasına yönelttiği
“her uzun plânın derinlik, her suskunluğun hakikat olmadığı” yolundaki itirazının
da klişeleşmenin sadece popüler sinemaya mahsus olmadığı hasebiyle oldukça
isabetli olduğunu belirteyim.
S. Cenap Baydar'ın Transformers One üzerine yazısı,
dosyanın özgün metinlerinden biri. Baydar, çocuklara dönük ticari animasyon
diye geçilebilecek filmde sınıf, iktidar, özgür irade ve devrim meselesini
buluyor ve görsel gürültü, seri kesme, mizansen ve aksiyon coğrafyası üzerinden
işin doğrudan sinema tekniğine giriyor. Yazı, özellikle biçimsel çözümleme
yaptığı yerde güçleniyor: hızlı kurgunun seyircinin algısını nasıl dağıttığını,
filmin bundan hangi yollarla uzaklaştığını somutlaştırıyor. Buna karşılık
filmin politik alegorisi yer yer fazlasıyla sıkı bir teorik kalıba
yerleştiriliyor. Eserin bütün ayrıntıları önceden hazırlanmış ideolojik şemanın
işaretleri gibi okunmaya başladığında yorum, filmin önüne geçme tehlikesi
taşıyor.
TYB Başkanı Muhammet Enes Kala'nın “İzleyici Ne İstiyorsa
Onu Veriyoruz” başlıklı yazısı dosyanın güncelliğini kuvvetli kılıyor. Çünkü
bugün Netflix'ten sosyal medya algoritmalarına kadar kültür tüketiminde tekrar
edilen en rahat savunmalardan biri gerçekten de; “Talep buysa biz de bunu
üretiyoruz”dur. Kala ise talebin gökten inmediğini; reklam, dağıtım,
görünürlük, algoritma, eğitim, sınıf ve kültürel sermaye tarafından
biçimlendirildiğini hatırlatıyor. Kala’nın izleyiciyi başlı başına müşteri
olarak değil, dikkati ve verisi ekonomik değere dönüştürülen özne olarak
düşünmesi, Edebiyat Ortamı sinema dosyasını film eleştirisinin dışına çıkarıp
bugünün kültür düzenine bağlıyor. Kala’nın yazısı yer yer kavram yoğunluğundan
ağırlaşsa da sorusu hafife alınacak cinsten değil: “Seyircinin seçtiğini mi
izliyoruz, yoksa ona seçebileceği dünya önceden mi hazırlanıyor?”
Şakir Diclehan'ın Sezai Karakoç merkezli yazısındaysa sinema
artık açıkça medeniyet meselesine dönüşmekte. Karakoç'un sinemayı piyasanın
insafına bırakılmış eğlence alanı olarak değil, insan ve toplum tasavvurunu
biçimlendiren güçlü kurum olarak görmesi güncelliğini koruyor. Daha önemlisi,
yazının sonlarına doğru “kendi hikâyemizi anlatmak” sözüyle güçlü karakter,
sahici insan, iyi senaryo ve nasihat yerine hayat üzerinde duruluyor.
Bir şerh de düşmek icap ediyor yazıya. Yeşilçam'ı neredeyse
bütünüyle çöpe atan hükümlerle sinemanın ciddi devlet kontrolü altında yeniden
kurulması fikri bugün aynı rahatlıkla benimsenemez. Nitekim Kasay ve
Yalsızuçanlar’ın yazıları, Yeşilçam'ın zaaflarına rağmen toplumsal hafızada
ürettiği sahiciliği daha nüanslı biçimde görüyor. Dosyanın kendi içinde
anlaşmazlığa izin vermesi de oldukça mühim diyelim mi?
Bekim Muftareviç'in Balkan sinemasını “ontolojik yarılma”
üzerinden okuduğu makale, dosyadaki teorik yoğunluğu en yüksek yazılardan.
Yazının ufku genişse de isim ve kavramların art arda gelişi bazı yerlerde
filmin kendi sesini bastırıyor.
Hasılı ve’l-kelâm sinema dosyasının bir tarafında “kendi
medeniyetimizin sineması” arayışı, diğer tarafta sinemanın herhangi bir fikrin
hizmetkârına dönüşmemesi gerektiği sezgisi mevcut. Diğer bir deyişle bir
tarafta Yeşilçam'a hesap sorma, öbür tarafta onu halkın hafızası olarak yeniden
değerlendirme çabası.
DOSYA DIŞINDAKİLER
Edebiyat Ortamı 112’nin kırkıncı sayfalarından sonra adeta başka
iklimlere geçiyoruz. Şiirler, kısa hikâyeler, akademik incelemeler, söyleşiler,
çeviriler ve kitap değerlendirmeleri birbirini izliyor. Sadık Yalsızuçanlar'ın
“Küçürek Öyküler”indeki ölüm, yalnızlık, kırılmış aileler ve tutunamayan
insanlar, sinema dosyasındaki büyük kavramlardan sonra hayatın doğrudan
çıplaklığına açılan ara kapı vazifesi görüyor.
Ersin Özarslan'ın
Mehmet Kaplan ile Tanpınar arasındaki hoca-talebe, eleştirmen-eser ve vefa
ilişkisini Saatleri Ayarlama Enstitüsü Üzerine 20 Ders vesilesiyle
inceleyen uzun yazısı ise sayının araştırma direklerinden. Kaplan'ın
Tanpınar'ın eserlerini ölümünden sonra yaşatmak için verdiği gayretin belgeler
üzerinden gösterilmesi, “edebiyat tarihi”nin yalnızca hüküm vermek değil,
metinlerin peşine düşmek olduğunu hatırlatıyor.
Burhanettin Kapusuzoğlu'nun Şah İsmail Hatâyî ile Anadolu
Hatâyîleri arasındaki aidiyet meselesini ele alması da önemli. Mühürde “Hatâyî”
yazmasının tek başına sahiplik delili sayılamayacağını; dil, vezin, üslup,
nüsha tarihi, sözlü aktarım ve kültürel çevrenin birlikte araştırılması
gerektiğini söylüyor. İddia yerine usûl teklif eden bu nev’iden yazılar Edebiyat
Ortamı’nı daha değerli ve arşivlik kılıyor. M. Tarık Yıldız'ın Fahim Bey, Raif
Efendi ve Tahir Sami Bey'i “görünmez”, içine çekilmiş ve toplum tarafından
yanlış okunmuş üç trajik kişi olarak yan yana getirmesi de mukayeseli okumanın
verimli örneklerinden.
Ali K. Metin ile yapılan “Bir Direniş Mevzisinin İzleri”
başlıklı söyleşi, Edebiyat Ortamı dergisinin kendisine tuttuğu ayna işlevinde. Metin,
Edebiyat Ortamı'nın ilk dönemini romantikleştirmeden hazırlıksız
başlangıçtan kadro yetersizliğine, ilk sayılardaki tasarım sorunlarından temsil
kabiliyeti eksikliğine kadar açık ve net konuşuyor. Daha önemlisi, derginin
“kolektif bir şahsiyet” kuramaması hâlinde birbirini tamamlamayan metinlerin
toplamına dönüşeceğini söylüyor.
GÜNDEMDE HAŞİM VAR
Benim açımdan bu sayının ilginç düğümlerinden biri Ahmet
Hâşim etrafında atılıyor. Bendeniz “Şiirin Önüne Çekilen Perdeyi Kaldırmak”ta,
Osman Özbahçe'nin ‘Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Hâşim’ kitabı
odağında “Hâşim büyük şair midir?” yerine daha rahatsız edici bir soruya çağırdım
okurları: Edebiyat tarihi hükümlerini nasıl üretiyor ve tekrar edilen yanlış
ne zaman hakikat kılığına giriyor?
“Arap Hâşim”, “Türkçeyi iyi bilmeyen Hâşim”, bedensel
komplekslerle açıklanan şair, memleketten kopuk sanatçı gibi kalıpları metin ve
tarih karşısına çıkardım ve biyografiyi şiirin açıklaması yerine koymama ısrarımı
da eleştiri bakımından yerinde bulduğum için sürdürdüm.
Yazım da Özbahçe’nin Haşim çalışması da Hâşim'i objektif ele
alıyor, dokunulmaz görmüyoruz. Özbahçe'nin hükümlerinin tartışılabileceğini,
Hâşim'i eski haksızlıklardan kurtarırken yeni bir put üretmenin yanlış
olacağını, eleştirinin herkese aynı ölçüyü uygulaması gerektiğini açıkça söyledim.
Neticede yazım kitap methiyesinden çıkıp eleştirinin ahlâkına kadar gitti.
Rakiplerin
“kıskançlık”, kasıt veya şahsiyet aşındırma niyetiyle hareket ettiklerine
ilişkin hükümler, belgeyle açıkça kurulmadığı yerde kitabın savunduğu
metin-merkezli adalet ölçüsünü zorlayabileceği hakikatinden hareketle polemiğe
değil, delilli ve ölçülü bir tutum takındık.
Bu yazımın hemen ardından ilerleyen sayfalarda Osman Özbahçe
ile gerçekleştirdiğim “Ahmet Hâşim Üzerinden Edebiyat Tarihiyle Hesaplaşma” başlıklı
söyleşim aynı meselenin canlı devamı niteliğinde. Kitabın reklam röportajına
dönüşmemesine azami gayret sarf ettiğimin bilhassa altını çizmem icap eder.
Soruları okuduğunuzda “kitabınızı niçin yazdınız?” rahatlığında kalmadığımı;
Hâşim'in modern şiirdeki yeri, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet, İkinci Yeni, serbest
vezin ve eleştirinin yöntemi üzerinden somut iddiaların peşine düştüğümü fark
edeceksiniz. Daha da önemlisi, sorularımdan birindeki bir okuma Özbahçe
tarafından düzeltiliyor: “yurdu düşmana vermek” ifadesinin kitapta bulunmadığı,
söz konusu pasajın “benliği Batı'ya vermek” üzerinden kurulduğu belirtiliyor.
Düzeltmenin metinde bırakılmış olmasının söyleşinin lehine olduğunu söylememe
lüzum yok. Bu tercih, soru-cevapların cilalanıp pürüzsüzleştirilmediğini,
gerçek tartışmanın kayda geçtiğini gösteriyor.
Özbahçe'nin enerjisinin yüksek olduğunu söyleyeyim; “Edebiyat
tarihi boş çuval”, “ataçgiller”, “Aptallar Ligi” gibi sert çıkışlar dikkati ve
ilgiyi diri tutuyor.
Bazı okurlar eleştirinin metne, belgeye ve kronolojiye
dönmesi gerektiğini söyleyen Özbahçe’nin haklı iddiaları, şahıslara yönelen
ağır nitelemeler arasında tereddüt yaşayabilir. Buna rağmen söyleşinin
sonundaki “eleştirinin tek amacı metnin kendisidir” vurgusu, hem söyleşinin hem
Hâşim etrafındaki iki metnin ortak merkezini açık ediyor. Zaten Haşim’e atılan
iftiraları ve suçlamaları okuyunca hak vereceğinizden de eminim.
Derginin ilerleyen sayfalarındaki
Memiş Okuyucu'nun A'mâk-ı Hayâl üzerine yazısı, eseri metafizik arayış,
irfan ve medeniyet tasavvuru bakımından okuyor. Râci ile Aynalı Baba'yı içe
doğru yolculuğun iki figürü olarak yorumlaması ve eserin Doğu-Batı
karşılaşmasındaki yerini göstermesi istifadeli.
SONUÇ OLARAK
Edebiyat Ortamı, konuşulabilecek
bir sayı çıkarmış. Sinema dosyası birbirine benzeyen övgü yazılarından
oluşmuyor. Yeşilçam'ın ne olduğu, millî sinemanın nerede başarıp nerede
tıkandığı, seyircinin gerçekten ne istediği, sinemanın medeniyetle ilişkisi,
popüler filmin düşünce taşıyıp taşıyamayacağı gibi meselelerde yazılar zaman
zaman birbirleriyle sürtüşüyor. Derginin geri kalanında da aynı hareket
görülüyor: Tanpınar'ın ihmal edilmişliği, Hatâyî şiirlerinin aidiyeti, Hâşim
üzerine yerleşmiş hükümler, edebiyat dergiciliğinin kendi geçmişi… 112. sayının
görünmeyen ortak meselesi belki de hazır hükme razı olmamak. Kutlarım.






Yorumlar
Yorum Gönder