YUSUF A. ÖZDEMİR YAZDI: Yetmez Ama Evet’ten Yeni Türkiye’ye: Mehmet Eroğlu’nun ‘2010’u


 

12 Eylül 2010’da yapılan anayasa referandumunda anayasa değişiklikleri kabul edilmiş; sonuç yaklaşık %57,88 “evet”, %42,12 “hayır” olmuştu.  Ülkemizde siyasal kamplaşmanın, liberal umutların, muhafazakâr iktidarın güçlenişinin, eski cumhuriyetçi elitlerin çözülüşünün ve yeni sermaye-siyaset ilişkilerinin sembolü zamanlardır. Mehmet Eroğlu’nun yeni romanı 2010’un ‘Yetmez ama Evet’ ifadesini merkeze alması, metni açıkça yakın dönem Türkiye siyasetiyle ilişkilendirmektedir diyelim ve bu giriş kenarda dursun.

12 Mart’tan 2010’a Mehmet Eroğlu Çizgisi

Mehmet Eroğlu daha çok sol düşünceye yakın bireylerin iç ve dış dünyadaki sıkıntılarını anlattığı; biçim, kurgu ve içerik bütünlüğüne önem veren bir romancı ve roman kafasını vicdan, yenilgi, bellek, politik tarih, bireysel ahlak, erkeklik krizi, sınıf atlama, kimlik kaybı… ile özetleyebiliriz.

 Eroğlu’nun edebiyatında temel mesele; ‘Türkiye’nin politik kırılmaları, bireyin iç dünyasında nasıl ahlaki, duygusal ve sınıfsal kırılmalara dönüşür?’ dür. Bu çizgi 12 Mart’tan 12 Eylül’e, Gezi’den 2010 referandumuna kadar devam eder, ki kendi biyografisini şöyle bir hatırlayınca hayatının da bu çizgiyi açıkladığını anlarız: 1948 İzmir doğumlu, ODTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu, Dev-Genç Davası’nda yargılanmış, TCK 141-142’den hapis ve sürgün cezası almış; ilk romanı Issızlığın Ortası 1979 Milliyet Roman Ödülü’nü kazanmasına rağmen 12 Eylül sonrası “solcu ve anti-militarist” unsurlar taşıdığı gerekçesiyle basılamamıştır.

2010, şu çizginin devamı gibi okunabilir:

Issızlığın Ortası / Geç Kalmış Ölü: 12 Mart ve sol kuşağın yenilgisi.
Yüz: 1981: 12 Eylül sonrası kırılma.
9,75 Santimetrekare: Gezi dönemi.
2010: Referandum, kutuplaşma, liberal umutlar ve yeni iktidar düzeni.
Artık devrimci kuşak yerine yeni Türkiye gerçekleri vardır, yani eski ideallerin yerini para, bağlantı, sınıf atlama ve siyasal kutuplaşma almıştır. Bu dönüşüm, apolitikleşme, yani siyasetin sermaye, medya, aile ve özel hayatın içine bütünüyle sızması olarak da okunabilir, Gezi’ye giden atmosferin öncesi gibi okumak da mümkün. Eroğlu, referandumu, toplumun bölünmesinin ve yeni dönemin kurumsallaşmasının eşiği görmektedir.



Yazarın eski dava bilincinin yok oluşuna dikkat çektiğini söylemiştim. Peki Eroğlu’nda durum nedir bu zaviyeden bakınca? Dava aşkı, devrim ilkelerine ve sorumluluğuna uygun tavır ve düşünceler, misal Netflix sevdasıyla sekteye uğramış mıdır? Daha açık konuşmak gerekirse o da tıpkı Orhan Pamuk gibi, hatta ondan daha önce dijital platformların parıltısına, getirisine götürüsüne kapılmış olabilir mi? Birlikte anlamaya çalışalım…

Mehmet Eroğlu’nun sinema ve diziye yatkınlığının geçmişi vardır. Dizi ve sinema senaryoları yazmış; 80. Adım, Solgun Bir Sarı Gül gibi filmlerde senarist olarak yer almış; ayrıca kendi romanlarından uyarlanan İyi Adamın On Günü, Kötü Adamın On Günü, Meraklı Adamın On Günü filmlerinin senaryosunu da kaleme almıştır.

Eroğlu, anlaşılan bunca tecrübe neticesinde Netflix’in kriterlerini ziyadesiyle kavramış ve bunun gereklerini yeni romanı 2010’da yerine getirmiş: Eşcinselliğe çok güçlü vurgu ve destek, gençlerin şaşaalı yaşama düşkünlükleri ve bunun nasıl olabileceğinin izleri, aile bireylerine itiraz ve karşılarına geçme, kutsallara ve değerlere açık saldırılar ziyadesiyle mevcut 2010’da. Bu çerçevede 2010, Netflix çizgisine teorik olarak çok uygun bir romandır ve tahminim dijital platformun yeni projelerinden biri olması yakındır. Çok karakterli ve çok aileli yapısı, politik güçlü arka plânı, İstanbul merkezli sınıf farklarının önemsenmesi, aşk, ihtiras, aile, para, medya/siyaset ilişkileri ve suç potansiyeli taşıyan karanlık bağlantı anlatımları ve 616 sayfalık hacmiyle tek filmden çok 8-10 bölümlük politik aile draması olmaya daha yatkın durmaktadır.

Şahsi kanaatim Mehmet Eroğlu’nun kimilerince açıkça, kimilerince çekine çekine anlatılan Netflix’in aile ve toplum yaşantısını dinamitleyen algılara uygun bir roman ortaya koyduğu minvalindedir.

2010’un Dünyasına Giriş

2010’un sayfalarını çevirmeye başlayabiliriz… Kapakla başlayayım… Romanın kapağında büyük puntolarla yazılmış 2010 sayısı ön plânda ve 2010’un ortasından geçen çatlak, Türkiye’nin 2010’lu yıllarda yaşadığı siyasal ve toplumsal kırılmayı simgeliyor. Sayının üzerinde ve çevresindeki insan figürleri, bireylerin bu kırılmanın yükünü taşıdığını düşündürüyor. Arka plândaki İstanbul silueti ise romanın kişisel hikâyeler yanında şehrin ve bir ülkenin dönüşümünü anlattığını gösteriyor. Kırmızı rengin yoğun kullanımı da dönemin gerilimli, tutkulu ve kutuplaşmış atmosferini yansıtıyor. Kapağı, romanın temel düşüncesini daha okumadan hissettirdiği için başarılı buldum; Gülay Tunç’u tebrik ederim.

En baştaki; Pisagor’un; “en eski ve kısa sözcükler evet ve hayır’dır, kullanırken çok dikkat etmek gerekir.” sözü ile Emre’nin; “henüz bir kısmını tükettikleri 2010, zenginliğin, Avrupalı olmanın, vesayetlerden arınmış özgürlüklerin ve umudun yılı olacakken, aksine bölünmelerin ve tartışmaların yılı olmuştu.” şeklindeki değerlendirmesi ana omurgayı destekler ve tetikler. Olaylar 12 Nisan 2010’da başlayıp 13 Eylül 2010 Pazartesi sona erer.

2010’un konusunu kısaca “Yetmez ama Evet” sloganıyla somutlaşan referandum atmosferinde, İstanbul’da yolları kesişen üç ailenin var olma çabaları, tutkuları ve umutları olarak toparlayabiliriz. Roman, ‘2010’da ne oldu?’ sorusundan çok, ‘2010’a gelirken insanlar neye dönüştü?’ sorusunu soruyor gibi görünüyor.

Üç Aile, Üç Dünya, Tek Türkiye

Romanda Deliormanlı ailesi, diğer iki aileye göre ön plândadır. Zerrin Deliormanlı, ‘çukurda’ diye adlandırdığı hayatından kurtulmak isteyen, 18 yaşına yeri girmiş genç, güzel, hırslı bir kadındır. Emre Deliormanlı, aileyi ayakta tutmaya çalışan, iyi eğitimli ama eğitiminin hayatta karşılık bulmadığını fark eden ağabey; Mine ve Kerim Ertuğ, Osmanlı sarayına uzanan İstanbullu bir ailenin mutsuz akademisyen kardeşler; Fazıl Erol, Mine ve Kerim’in çocukluklarından beri yanlarında olan yaşlı komünist yazar ve Nejat, Anadolu’dan gelip hızla zenginleşen babasının mirasını aşmak, Köstenler Grubu’nu imparatorluğa dönüştürmek ve siyasi bağlantılar kurmak isteyen iş insanıdır.

Arka kapaktaki şu cümle önemli ve “Üç ailenin, onlara hem sığınak hem hapishane olan, hem cennetin hem de cehennemin kapısını açan” bir dünyasını anlattığı vurgulanıyor.



Dijital platformlara uygun formda yazılmış bir roman iddiamızın gereği olarak kurgu boyunca heyecan hiç eksik olmuyor, okurun merakı diri tutuluyor. Özenli bir dil, başarılı bir editoryal süreç  de cabası.

Yakın zaman önce şahit olduğum üç büyük yayınevinin üç büyük yayın kazası hasebiyle editöre, son okumaları yapanlara çok daha fazla önem veriyorum. Bu bakımdan karşı mahalledeki yayınevlerinin bu hassasiyet ve okura saygı anlayışlarını ayakta alkışlıyorum.

Dolayısıyla 2010’un mutfak ekibinden Editör İsmail Afacan’ı, son okumayı yapan Ezgi Hotalak ve Deniz Dursun’u hassaten bir kez daha kutluyorum.

616 sayfada sadece iki nazar boncuğu var demiştim:

“Yüksel Hoca onun mutlaka doktora yapmasını istiyor. Emre’de istekli.” (s.23)

Zaten hiç Nejat’a hayatı boyunca sadık olacağını düşünmemişti…” (s.609)


Hasılı ve’l-kelâm; Mehmet Eroğlu’nun “2010”u,12 Mart ve 12 Eylül kuşağından beri romanlarında sürdürdüğü politik ve bireysel hesaplaşma çizgisini 2010 Anayasa Referandumu dönemine taşıyarak, önceki romanlarında yenilmiş solcuların, belleğini kaybeden bireylerin ve iç dünyalarında kırılmalar yaşayan erkek karakterlerin hikâyelerini ele alış biçimini bu kez yeni Türkiye’nin sınıf atlama hırsı, eski seçkin kesimin çözülüşü ve sermaye–siyaset ilişkilerinin insan ruhunda açtığı derin çatlaklar üzerinden yeniden yorumlamakta ve böylece yalnızca politik bir roman değil, aynı zamanda aile ilişkilerini, toplumsal dönüşümü ve farklı yaşam kesitlerini iç içe geçirerek çok karakterli yapısıyla geniş ölçekli bir Türkiye panoraması oluşturan, dönem dizisi niteliği taşıyabilecek güçlü bir anlatı ortaya koymaktadır diyerek yazımı hitama erdireyim.

 

 

 

 

 

 

Yorumlar