YUSUF A. ÖZDEMİR, M. KAYAHAN ÖZGÜL'LE KONUŞTU: Fânusun Camını Kırmak: Edebiyat Tarihini Yeniden Düşünmek
Edebiyat tarihi, çoğu zaman bir seçme sanatıdır. Kimi
sesler duyulur, kimileri susturulur; kimileriyse hiç keşfedilmez. Metin Kayahan
Özgül, bu suskunlukların ardındaki sessizliği duymaya çağıran bir isim; yeni
kitabı Fânustan Okyanusa, sadece edebiyat tarihine değil, edebiyatı
düşünme biçimimize de yöneltilmiş köklü bir sorgulama niteliği taşıyor.
Özgül, “fânus” ve “okyanus” imgeleriyle bir hakikati
hatırlatıyor bizlere: “Bin yıllık edebiyatı birkaç isimle sınırlamak, okyanusu
bir cama hapsetmeye benzer. Oysa edebiyat, ne kronolojiye sığar ne ideolojiye…
Ona yaklaşmak için, mevcut fânusu kırmak ve yeni bir bakışla yeniden kurmak
gerekir.”
Kayahan hocayla yaptığım söyleşide hocanın hem dilde
hem düşüncede “statükoyu kıran” sesini özellikle fark edeceksiniz: Edebiyat
tarihini biyografilerin, ideolojik sınıflandırmaların ve kolaycı kronolojilerin
ötesinde yeniden kurma önerisini; klâsik metinlere bugünden nasıl
bakılabileceğini; geleneğin direnen damarlarını ve “derin okuma”nın anlamını
da…
Ezberin yerine düşünmeyi, kronolojinin yerine
derinliği, taklîdin yerine tefekkürü koyma çağrısı addedebileceğimiz Fânustan
Okyanusa’nın çağrısına uzak kalınmayacağını da umut ediyorum.
Metin Kayahan Özgül, fânusun camını kırarak konuşuyor;
biz de o çatlaklardan içeriye sızan deniz sesini dinliyoruz.
Buyurunuz o halde…
Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR: Kayahan hocam, öncelikle
yeni kitabınız hayırlı olsun. Fânusla Okyânus çok katmanlı bir
edebiyat tarihi okuması sunuyor. Kitabın başlığından başlamanın iyi olacağını
düşünüyorum. Çünkü; “fânus” ve “okyânus” imgelerine yönelmeniz, hem biçim hem
içerik açısından derin anlamlar taşıyor. Bu iki metafor, yalnızca edebiyat
tarihine değil, düşünce biçimlerimize ve metinle kurduğumuz ilişkiye dair
eleştirel bir bakış fırsatı sunuyor. Bu iki imgenin hem Türkiye'deki edebiyat
anlayışı hem de genel kültürel zihin yapımızla nasıl bir ilişkisi bulunduğunu
düşünüyorsunuz?
Metin Kayahan ÖZGÜL: Doğrusunu
isterseniz, Fânusla Okyânus adının düşündüğünüz kadar derin ve ihatalı
bir anlamı olmasını hesaplamamıştım. Zihnimde beliren, edebiyat tarihine
karşılık gelen küçük bir fânusa koca bir edebiyat okyanusunu sığıştırma
gayretimizin imgesi olmuştu. Salvator Mundi tablosunundaki bir ayrıntı
bu imgeyi mükemmelen karşıladığı için, kapağa yerleştirilmesini bilhassa rica
ettim. Gerçekte de yaşananların bu sembolü karşıladığını düşünüyorum.
Bin yılı aşkın bir edebiyatın tarihine girebilecek
eserleri seçmek, fânusa okyanusun doldurulmasından farksız bir muhâl uğraştır.
Ne yaparsanız yapın, edebiyatın büyük kısmı dışarıda kalır. Önemli olan,
nelerin edebiyat tarihine dâhil edilmedikleri... Kimi eserler var ki, onları “kötü”,
“acemîce”, “taklit”, “basit” gibi değerlendirmelerle
fânusa sokulmaya değer bulmuyoruz. Kimi eserleri dinî, siyasî, ahlâkî
gerekçelerle eliyoruz. Zamanında ehil olmayan isimlerce yapılan bu elemelerin
hiçbiri günümüzün edebiyat tarihçisi için önemli olmamalı ve silbaştan,
soğukkanlı bir sağlaması yapılarak, verilen eleme kararları doğrulanmalı.
Geldik mevlidin figanlı yerine... Fânusa
giremeyenlerin çok daha büyük bir bölümü, henuz varlığından bile haberdar
olmadığımız eserler... Bilhassa son çeyrek asırda kütüphâne ve arşiv
arkeolojisini kolaylaştıran gelişmeler yaşandı. Bunun netîcesinde, pekçok
araştırmacı keşfettikleri bilinmez metinleri tanıttılar. Lâkin, bu metinlerin
hiçbiri edebiyat tarihlerinde anılagelen şahıs ve eser kadrosunu değiştirmedi.
Sebep ne? Ya kolaycılığımız, ya ezber bozan çalışmalardan ürkmemiz ya da
fincancı katırlarını ürkütmek istemeyen statükoculuğumuz... Bunda, bin yıllık
bir edebî birikimin içinde parlayan isimlerin yarattığı kamaşmanın da etkili
olduğunu ve “iconoclastic” çıkışları engellediğini düşünmek mümkün. Bunu
“Kemâl kamaşması” üzerinden ters bir Nâmık Kemâl okuması teklif eden Kemâl’le
İhtimâl adlı mütevazı kitabıma gelmiş olumsuz eleştirilerle de doğrulama
imkânı buldum.
Demem odur ki, açık deniz tecrübesi olan kâşif ruhlu
araştırmacılar artıp, bulduklarıyle okyanusu genişletiyor olsalar da eldeki
fânusu büyütmek yahut içindekini boşaltıp yeniden doldurmak henuz denenmedi.
Yaşadığımız asır boyunca keşiflerin süreceğine güvenim tam; fakat, bunları
kanona dâhil eden cür’etkâr edebiyat tarihçilerinin asrımızda belirmesine pek
ihtimâl vermiyorum. Dolayısıyle, fânus ile okyanus arasındaki ilişkiyi kendi
adıma çok trajik buluyorum. Gerçekleştiğini görmeye ömrümün yetmeyeceği bir hayâl...
Edebiyat
Tarihini Yeniden Yazmak: Ezberin Yerine Sorgulama
Y.A.Ö: Sizce Türkiye’de edebiyat tarihi
yazımı hangi açılardan yeniden düşünülmeye muhtaç? Fânusla Okyânus’ta bu
boşluklardan hangilerine dokunmak istediniz?
M.K.Ö: Kıyıda köşede kalmış değerleri
ortaya çıkarılmış, ikinci sınıf bulunarak burun kıvrılan eserleri bile elden
geçirilmiş, alan monografileri sıhhatli ve titiz incelemelerle hazırlanmış bir
ortamda, sıranın edebiyat tarihi kaleme almaya geldiğini varsayarak cevaplamaya
çalışayım. İlk yapılması gereken, edebiyat tarihini biyografiler üzerinden
kurma ilkelliğinden vazgeçmektir. Modern edebiyat bu illetten hızla kurtuluyor;
fakat eskiye doğru geriledikçe, klâsik çağları çalışanların henuz aynı noktaya
varmalarına çok zaman olduğu farkediliyor. İkinci yapılması gereken, edebiyatın
eskisinin-yenisinin, avam ve havas, şehirli ve taşralı için ayrı ayrı
dilimlenmiş bir tasnifinin ilmî ciddiyeti olamayacağının kabûlüdür. Bir
edebiyat tarihçisi, “halk edebiyatı” diye mânâsız ve alçaltıcı bir
ayrıma inanarak klâsik edebiyatın sağlam bir tarihini yazamaz. Üçüncüsü,
edebiyatın tarihini Khronos’a kayıtsız şartsız itaatle yazmak dışında yol
yokmuş gibi davranmaktan vazgeçmek gerekir. Geçmişi asırlara bölmeyi yegâne
değerlendirme yolu olarak görmek, olabilecek en aptalca ve “amethodic”
tercihtir. Beşerî disiplinler sözkonusu olduğunda, devrelerin tasnif ve
taksimlerini takvimler değil, sosyal fay kırıkları belirler. Kavim göçü,
topluca din değiştirme, müessir bir monarkın iktidarı, fetret, siyasî ve
iktisadî krizler, inkılâp ve ihtilâller, kültürel etkilenmeler ve dönüşümler,
paradigma değişiklikleri edebiyatta belirleyici rol oynar. Edebiyatın tarihi
yazılırken asrı değil, böyle önemli devreleri esas almak şarttır. Böylece
sıralanacak pekçok maddenin ilk üçü, bir sacayağı oluşturan “rükn-i rekîn”i
bunlar...
Fânusla Okyânus istikbâlde
hazırlanacak tekmil edilmiş, mufassal bir edebiyat tarihine hizmeti dokunur
ümidiyle kaleme aldığım mütevazı îkazlardan ibaret... Belki de yapmamız
gereken, bildiğimiz herşeyi unutarak temelden başlamaktır. Bu defa daha titiz,
daha derin ve daha septik bir tarzla herşeyi yeniden elden geçirmek... Daha
evvel edebiyat tarihi olmak iddiasıyle yazılmış hiçbir çalışmaya itibar
etmeden, sıfırdan bir metin kurarak ezber bozmak... Edebiyat nedir, neleri
kapsar, sınırları nerelere kadar uzanır gibi temel soruları yeniden
cevaplamaktan erinmeyerek... Bir harabeyi tamirdense, yıkıp yeniden yapmayı
yeğlemek... Dîvan Yolu’ndan Pera’ya Selâmetle kitabımda denediğim
ve doğru anlaşıldığından emin olmadığım cinsten dekonstrüktif bir yol
tutturmak...
Fânusla Okyânus’ta edebiyat
tarihine dair şahsî manifestomun yeteri kadar tartışıldığını düşünmüyorum.
Olumlu-olumsuz eleştirilerle geliştirilebileceğine dair ümidimi henuz
kaybetmedim. Harp edebiyatı için denediğim tasnifin bir işe yaradığını görmeye
ömrüm elvermeyebilir. Çocuk edebiyatını yahut edebî hareketleri
değerlendirişimize dair eleştirilerim bir karşılık görsün isterim. İbnülemin’in
ve Tanpınar’ın edebiyat tarihine hizmetleri hakkındaki yazılarım ‒küçük de
olsa‒ bir ilgi uyandırırsa maksadına ulaşmış sayarım. Tekmil edilmiş bir
edebiyat tarihine giden çakıllı, dikenli yolda mevcudu değişime zorlamayan
statükocu çalışmalara artık ihtiyacımız kalmadığını söylemek üstüme vazîfe
olmamalıydı.
Hafızanın
Kör Noktaları: Kimleri Dışarıda Bıraktık, neden?
Y.A.Ö: Türkiye’de kültürel hafızanın
parçalı ve çoğu zaman manipüle edilmiş olması, edebiyat tarihine nasıl
yansıyor? Fânusla Okyânus’ta okurlar bazılarını okuyacaklar ama ilk
elden özlüce değinmenizi istediğimiz mesele şu ki sizce hangi dönemler ya da
yazarlar haksız yere dışarıda bırakıldı ya da yanlış okundu ve neden?
M.K.Ö: Sıradan insanın kültürel
hafızasında âidiyetinin temel değerleri, güçlü mahallî değerler ve hepsinden
baskın olarak da aktüel değerler birlikte bulunur. Ondan millî hafızanın
binlerce yıllık kültürel birikimini edinmesini, özümsemesini ve yaşamasını beklemek
mümkün değildir. Dolayısıyle, sokaktaki insanın köklerinin zayıflığından
yakınmak, fikrî-siyasî ve gündelik modaların ruzgârıyle savrulduğundan
bahsetmek anlamlı değildir. Burada birini suçlamak gerekiyorsa, toplum
mühendisliğine soyunan aydınları muhatap diye seçmek daha âdilâne olur. Bizim
sıkıntımız, aydınımızın da sıradan biri kadar kolay manipüle edilebilmesi,
hattâ angaje olabilmesi... Aydının bile umulan mesafeli ve soğukkanlı duruşu
gösteremediği yerde, edebiyat tarihçisinin affedilmesi kolaylaşıyor.
Diğer taraftan, unutulmaması gereken bir gerçek daha
var. Beşerî disiplinlerin hiçbiri, çağının etkilerinden masun olamamıştır.
Edebiyat tarihinin en yakın komşusu tarih ise, onun da bu etkilerden kurtulup
objektif ve değişmez sonuçlara ulaşması mümkün olmadı. Herşeyden önce, tarih
bir anlatıdır ve edebiyat tarihinden de beklenen “bilim” olması değil, “ilmî”
ciddiyette ve tutarlılıkta bir anlatı kurabilmesidir. Çağın ruhunu ve
beklentilerini karşılayan tutarlı bir anlatı kurmak için gerçekleri çarpıtmayı
veya bir kısmını feda etmeyi göze alan edebiyat tarihinin bazı eserlerin üstünü
çizmesi, bazılarını görmezden gelmesi, bazılarını da alabildiğine abartması
naturası gereğidir. Lâkin, bunun normalleştirilmesi ve tasvibi de mümkün
değildir.
Tezkirecilik çağından kalma “beğendim-beğenmedim”,
“âşinâsıyım-tanımam”, “bana yan baktı-hürmeti vardır” gibi şahsî
yorumlar yanında, resmî siyasete itaat edip etmediği, “bizden” olup
olmadığı, ahlâkî değerleri, dilinin sivri mi, mülâyim mi olduğu, muhalefet edip
etmediği gibi edib seçmede kullanılan pekçok mâlûl kriterin geçmişteki edebiyat
tarihi namzetlerine de taşındığını görürüz. XIX. asrın son çeyreğinde beliren
ilk edebiyat tarihi örneklerinden itibaren, edebiyat tarihine girmeye lâyık
bulunmuş ediblerin seçiminde aranan en önemli vasfın dünya görüşü olduğu
farkedilir. Her fırsatta ifade ettiğim gibi, asrın öne çıkan isimleri iktidara
muhalefet, meşrûtiyetçilik, Jön Türklük, garpçılık gibi nitelikler taşıyan;
eserlerinin yazma olarak kalmasını istemeyerek bastırıp, okurun eline kadar
ulaşmayı şöhretinin yayılması için önemli gören; handiyse tamamı gazete
çıkarıp, adı etrafında müsbet bir kamuoyu yaratmayı başarmış olan edibler
arasından çıkar. Edebî başarının yerine fikrî-ictimaî bir dâvânın
yerleştirildiği bu seçim kriteri edebiyat tarihine yansıdığında, elenen ediblerin
gözardı edilme gerekçeleri de ortaya çıkar: Eserini bastırmamış, matbûata
neyzen bakışlı, rejimle problemi olmayan, metnine protest birşeyler
serpelemeyen her edib, ne kadar büyük ve mükemmel olduğuna bakılmaksızın
elenmiştir. Cumhûriyet de “Çankaya yârânı”ndan itibaren, kendi edebiyat
adamlarını yaratarak ve onlara arka çıkarak aynı yolu takip edecektir. Oysa bir
edebiyat tarihçisinin turnusol kâğıdı sadece edebî değeri tesbit etmeli ve
sadece ona itibar göstermeliydi.
Dilin
Vicdanı
Y.AÖ: Rahmetli Teoman Duralı Hocamız gibi
birkaç ismin kendine has bir dil, kelime ve ek tasarrufunda bulunduğunu
biliyoruz. Fânusla Okyânus’ta sizin de alışılagelmiş kelime ve ek
kullanımlarının dışına çıktığınıza şahitlik ediyoruz; cebhe, dolayısıyle,
şübhesiz gibi... Bu tercihleriniz hususunda bizi aydınlatır mısınız?
M.K.Ö: Edebiyat tarihi konuşurken, imlâma
atlayacağımızı düşünmemiştim; hazırlıksız yakalandım. Aslına bakarsanız,
herkesin kendine göre bir kelime kadrosu olmalı. Madem ki, dil benim
karakterimin bir yansımasıdır, o hâlde standart Türkçe’nin ancak standart
insanı ve stereotipi işaret edeceğini siz de onaylarsınız sanırım. Bana öyle
geliyor ki, standart dilin güvenli sularından çıkmak istemediğimiz için, son
yıllarda üslûp sahibi edibler yetiştirmekte de zorlanıyoruz. Dilekçe yazdığı
dille roman yazamayacağını farkedecek genç heveskârlarımız pek az... Yeni bir
bilgisayar aldığımda, ilk yaptığım şey Word programının “yazım ve
dilbilgisi” seçeneğini kapatmak olur. Hayatım boyunca hiçbir imlâ
kılavuzuna bakmadım. İmlânın kültürel bir tercih alanı olarak serbest
bırakılması gerektiğini düşündüm. Birilerinin başıbozukluk olarak göreceğini
bilsem de ‒istismar edilmedikçe‒ bunu zenginlik saymaya hazırım. Bütün
kararsızlıklarına, çelişkilerine ve yap-bozlarına rağmen, TDK’nun inatla imlâyı
bir standarda bağlama gayretinden vazgeçmeyişini sadece lise seviyesine kadar
olan öğrenciler için faydalı buluyorum.
Bir kelimenin “müsta’mel” sıfatını haketmesi
için, tek kişinin kullandığını görmek yeterli gelmeli. Bazen o kişi ben
olabilirim. Ölü kelimelerin can bulması kimi zaman bir kazançtır. İfade etmek
için kıvranıp durduğunuz bir anlamın karşılığı, öldürmek için uğraştığınız
kelimeler arasından çıkabilir. Diğer taraftan, yaşarken eciş bücüş bir şekle
sokarak bağlamından kopardığımız kelimelere karşı da hassasım. Şayet “tesbih”i
“tespih” diye yazarsanız, kelimenin “Sübhan”la olan bağını
koparırsınız ve onu elde sallanan boncuk dizisine çevirirsiniz. TDK’nun
sözlüğünde “tesbih” yok, “tespih” var ama, “Süphanallah”ın
alt satırında bir de “Sübhanallah” var. İlginç olan, “tesbih”i “tespih”
yapan kurumun “teşbih”i “teşpih” yapmayarak kendisiyle
çeliştiğini de farketmeyişi... Öğrencilere ünsüz sertleşmesini kelime sonları
için geçerli bir kural olarak belletip, sonra kelime içinde de uygulamak nasıl
bir çelişkidir, görülsün isterim. Yarım asırdır dil profesyonel işiniz olduğunda,
doğrusunu bilirken yanlışı kullanmaya eliniz ve diliniz varmıyor. Tane tane
sorulacak olursa, tercihlerimin herbirini gerekçeleri ile açıklarım. Sözgelimi,
“dolayısıyle” diye yazarım; zîrâ “dolayısı”nın ardından gelen
enstrümental eki “-lA” değil, bağlaç olan “ile”nin kelimeye
bağlanmış hâlidir ve uyuma girmez. Gerçek İstanbul Türkçesi’nde de böyle denir.
Bahsi uzatarak dostlarımı karşıma almak yahut taş atıp kurbağaları ürkütmek
istemem. Bu tercihlerimi şahsî garabetim sayıp geçin.
Üretim
mi, Tefekkür mü? Edebiyat, Akademi ve Entelektüel Kopuş
Y.A.Ö: Edebî üretim ile entelektüel üretim
arasında bir kopukluk yaşandığını düşünüyor musunuz? Akademi, edebiyat ve
kamusal düşünce alanı sizce Türkiye’de nasıl birbirine yaklaşabilir?
M.K.Ö: Edebiyatı bir üretim alanı, eseri
de ürün olarak gördüğümüzde, okur bir tüketiciye dönüşür. Eserin tüketilebilir
bir nesneye, hattâ metaa dönüştüğü sert kapitalizm içinde sanatın kalıcılığı
tartışmaya açılmış demektir. Böyle bir ortamda, akademik ciddiyet taşıyan
kalıcı hükümlerin verilebileceği eserlerin tüketilip çöpe atılanlardan
seçilmesi akla ziyan bir tercih olurdu. Edebiyat pespâyeleştikçe, akademi
kendini sağlam çalışma zemini bulabileceği, değeri sınanmış topraklara çeker ve
aktüel edebiyatı tamamen eleştirmenlere bırakır. Eleştiri akademyaya istikamet,
hız ve malzeme kazandırır; lâkin, bizdeki gibi eleştirmen yetiştirmekte
sıkıntıya düşülmüşse, artık ört ki ölem!... Edib yaratmalı, eleştirmen
ayıklamalı, akademya derin bir analizini yapıp tarihî zemine oturtmalı, aydın
çağını aşan bir dikkatle değerlendirmeli, toplum bu değerlendirmenin
geridönüşlerinin alındığı, sağlamasının yapıldığı alan olmalı. Bu simbiyotik
ilişkinin bir halkası kopsa, hepsi savrulup gider.
Bana öyle geliyor ki, eski münevver ile yeni aydını
ayıran en önemli fark, ilkinin edebiyatı sadece sanat değil, bir düşünme alanı
olarak da önemsemesiydi. Yeniler bunun için beşerî bilimleri, özellikle de
siyaseti kullanmayı yeğliyorlar. Bu sebeple, edebiyatı da bir yol ağzında
durmaya mahkûm ediyorlar. Birinci yol: Ürün imâl etmek yerine eser yaratmayı
seçerek edebiyatın yüksek insanî değerlerini öne çıkarmak ve kitlenin de aynı
değerlerle zenginleşmesini ummak. İkinci yol ise, gelir-geçer meselelerin ardında,
eyyamcı bir istikamet takip ederek aydına malzeme, ahâlîye de kahvehâne
köşelerinde çiğnenecek sakız ikram etmek. Aydının gerçek edebiyata yaklaşmadığı
yerde, edebiyat kendini inkâr ederek aydına yaklaşmayı seçiyor ve metalaşmaktan
memnun görünüyor.
Geçmişin
Metinlerinde Bugünü Aramak
Y.A.Ö: Yazılarınızda klâsik metinlerle
modern meseleleri konuşturmaya çalışıyorsunuz. Sizin için “klâsik metin”
ne demektir? Bu metinlerle kurulacak ilişki günümüz için nasıl bir imkân sunar?
M.K.Ö: Biraz evvel söylediğim gibi,
edebiyat aktüelden ziyade çağlar üstü, hattâ ebedî olanla ilgilenir. Beşeri,
insanda mevcut kalacak duyguları, insanlık durumlarını anlatan edebiyat, bu
özellikleriyle tematik olarak her zaman klâsikleşmeye müsaittir. Sizin kasdınız
bir dönemin klâsikleşmiş zevkıni, form bilgisini yansıtan edebiyat olmalı. Eğer
ikibin beşyüz sene önce yaşayan Platon’un söylediklerinde bugün de geçerli
olabilecek taraflar buluyorsak, edebiyatın birkaç asırlık klâsik bir metninin
bugünki okura söyleyecekleri olmasını da garipsememek gerek. Dikkatli biri,
edebiyatı geçmişte yaşanmış insanlık tecrübelerinin geleceğe bırakılmış notları
gibi de okuyabilir. Benim bilim, felsefe, psikoloji, sosyoloji, ilâhiyat,
tarih, siyaset, hattâ edebiyat teorisi gibi pekçok alanda klâsik eserleri “veri”
olarak kullanışım ilginç değil. Sabri Ülgener’in iktisadî çöküşü Nâbî’nin şiiri
üzerinden anlatmasından başlayarak, pekçok alanda benzer örnekler bulmak
mümkün...
Beliren ilk ozandan beri edebiyat kesintisiz sürüp
giden bin yılların tecrübe hazînesi olarak okunabilir. Edebiyat, tarihin ve
insanlığın tekerrür ettiği yerler hakkında ders çıkarmaya, malzeme bulmaya çok
müsaittir. Sosyal disiplinlerin, kültürel alanların bilimleşme aşkıyle
edebiyatın verilerini “doxa” sayarak küçümsemeleri olabilecek en büyük
aymazlıktır. Şimdilerde post-modernist eğilimler edebiyat ile diğer beşerî
disiplinler arasındaki akrabalığı hatırlatıyor ve edebî eserlerin insanlık
hâllerine dair paylaştığı tecrübelerin multi-disipliner çalışmalarda
kullanılabileceğini gösteriyor. Farzedin ki, klâsik edebiyatı nerede
kullanacağımızı bilemiyoruz; atalarsözü hükmünde veciz ifadeleri için de mi
değerlendiremeyiz? Sözün gelişi, Keçeci-zâde İzzet Molla’nın
Gerdûn görürse ahmakı bir pâre nân verir
Ekser zarîfi tarz-ı hamâkatte bulmuşuz
veya Yenişehirli Avni Bey’in
Yâ Rab ne garib dershâne
Şâkird alȋm ü hâce câhil
beyitlerinin
bugüne söyleyeceği hiçbir şey kalmamış olabilir mi? Klâsik ediblerimiz de
atalarımızdan sayılmaz mı?
Düşünmenin
Ortak Dilinde Edebiyat
Y.A.Ö: Edebiyat dışında sizi yoğun biçimde
meşgul eden alanlar arasında tasavvuf, felsefe ve estetik de yer alıyor. Bu
alanların birbirine nasıl nüfuz ettiğini düşünüyorsunuz?
M.K.Ö: Lâtin
tiyatrosunun meşhur oyun yazarı Terentius, Heauton Timorumenos’ta “Homo
sum, humani nil a me alienum puto” (insanım, insana dair hiçbir şeyi
kendime yabancı saymam) der. Katılmamak mümkün değil. Bence bütün sosyal
disiplinlerin ortak düsturu, hattâ mottosu bu cümle olmalı. Edebiyatla meşgul
olup da insanı malzeme edinen diğer disiplinlere sırtını dönmek, yapılan her
çalışmayı sığlaştırır. Sizin saydıklarınız zaten tefekkürün alanına girdiği
için, tek kalemde değerlendirilebilecek kadar birbirine yakındır. Bunlara
sosyoloji, psikoloji, plastik sanatlardan bilhassa müzik ve resim, tarih,
hukuk, iktisat, siyaset gibi disiplinler de eklenmeli. Önünüzdeki edebî metnin
tahlili bu alanlardan istifade edildiğinde renklenir, derinleşir, yoğunlaşır,
yükselir; ama bir yandan da muhkem yapısı tiftik tiftik çözülür ve analizindeki
sıhhat artar.
Bu söylediklerimden sonra tasavvuf,
felsefe ve estetik bahsini edebiyattan bağımsız düşünmediğimi de
farketmişsinizdir. Edebiyata hikmet kılığındaki felsefe hayat tecrübesi,
tasavvuf ruh zenginliği, estetik de hapın üstüne kaplanan şeker gibi lezzet
katar.
Ekranla
Göz, Zihinle Kalp Arasında
Y.A.Ö: “Metinle düşünen”
bir yazar ve okur için bugünün dijital kültürü ne tür imkânlar ve tehlikeler
barındırıyor? “Derin okuma”yı korumanın yolu nedir hocam?
M.K.Ö: Ben dijital kültürün içine doğmuş
nesillerden değilim. Bilgiyi kitapçıdan, sahhaftan ve kütüphâneden edinip,
yazacakları için daktilo başına oturan nesildenim. 1993’te internetle
tanıştığımızda doktora tezimi ‒o tarihlerin son teknolojisi sayılan‒ elektrikli
bir daktiloda tamamlayalı beş yıl geçmiş; ara yerde dokuz kitap ve pekçok
makale yayımlamıştım. Demek ki, dijital dünyayı doğduğundan beri takip ediyorum
ve bir kültür oluşturmasının şahidiyim. Samîmiyetle şunu söyleyebilirim ki, bu
kocaman dünya için olumlu ve olumsuz yorumları olanlar, sadece onu nasıl
kullandıklarını ifşa etmiş demektir. Olumsuzluklarından şikâyetçi iseniz, doğru
kullanmadığınız içindir. Handiyse bütün dünyada basılmış kitapları,
periyodikleri, hattâ yazmaları kolaylıkla bulabildiğim bir yer hakkında benim
niçin olumsuz bir yorumum olsun ki? Tek yapmam gereken ekrandan kitap okumayı
ve üzerine not almayı öğrenmek oldu, bütün zorluğu bu kadar...
Dünyanın bilmem kaç kütüphânesinde yıllarca sürecek
zahmetli ve külfetli bir araştırma sürecini kısa sürede ve koltuğumdan
kalkmadan tamamlamamı sağlayan bu çağa çok şey borçluyum. Benim durduğum yerden
dijital kültürün olumsuz bir yanı yok. Bilgi kirliliğinden mi bahsediliyor?
Saftirik ve tembel olmayanlar için böyle bir tehlike mevcut değil. Herkes
kendini korumayı öğrenmeli. Siz sakarsınız diye bütün mutfak bıçaklarını imha
etmemiz gerekmiyor. “Derin okuma” dediğiniz analitik okuma ise, bunun
metnin dijital olup olmamasıyle değil, tamamen sizinle alâkası vardır. Bir kere
derinlerine dalarak okumayı öğrenmişseniz, artık lokanta mönülerini bile başka
türlü okuyamaz olursunuz. “Gâvurdağı salatası”nın adını ne ara “Nurdağı
salatası” yaptıklarından başlar, “mercimek çorbası”nı “mercimek
çorba” diye yazanların arttığı ve Türkçe’de isim tamlamalarının hızla sıfat
tamlamasına dönüştüğü tesbitinden çıkarsınız. Bir başka söyleyişle, “derin
okuma”yı edinemediğiniz için hayıflanabilirsiniz, ama zaten öyle
okuyorsanız kaybından korkmanız yersizdir. Öğrenen bu alışkanlığını kaybetmez;
istese bile...
Köksüzlükten
Köklenmeye
Y.A.Ö: Günümüzde birçok yazar/ şair
kendisini “gelenekten kopmadan ama ona mahkûm da olmadan” tanımlamaya
çalışıyor. Bu tür pozisyonlar sizce gerçekten mümkün mü, yoksa bir tür uzlaşma
söylemi mi?
M.K.Ö: Edebiyat gibi insanlık tarihi
boyunca var olmuş bir sanattan bahsediyorsak, “Geleneğe sırtını vermek mi
yoksa sırtını dönmek mi gerek?” sorusu anlamsızlaşır. Bizde edebiyatın
diğer sanatlardan ayrı, kötü bir kaderi olduğunu söylemeliyim. Diyelim ki, bir
güzel sanatlar akademisinin resim bölümüne kaydınız yapıldı. Bir hevesle
birinci sınıfın derslerine girmeye başladınız. Takip ettiğiniz hangi hocanın
atölyesi olursa olsun, size önce doku ve renk, ışık-gölge, geometri, desen,
figür bilgisi verecek; sonra da büyük ressamların meşhur tablolarının
röprodüksiyonlarını yapmanızı söyleyecektir. Böylece gelenekle ve klâsik olanla
tanışmanız sağlanacaktır. Hiçbir öğrencinin ilk günden modern resim yapması
yahut kendi tarzını geliştirmesi beklenmez ve istenmez. Geçmiş, ressam adayının
aşması, hattâ mağlûp etmesi gereken rakibidir; köhnelikle suçlayıp, burun
kıvırarak yanından geçemez, içinden geçmesi beklenir.
Edebiyatta öyle mi ya? Sınıf arkadaşına âşık olan her
liseli bir şair adayıdır; kerameti kendinden menkul birinin kursuna üç ay devam
edince romancı olduğunu zannedenler vardır; kekeleyerek yazdığı ilk hikâyesi
reddedildi diye dergilere küsenler etrafımızda... Şimdilerde post-modernist bir
merakla eski tahkiyeyi anlamaya çalışan romancılarımız çıksa da taze
şairlerimizin şiir geçmişimize ilgi göstermediğini farkediyorum. Şair namzedi
mâzînin röprodüksiyonlarıyle başlanan bir şiir eğitimini reddederek “saf”ını
belli ettiği, ne kadar da modern olduğunu gösterdiği zannında... Oysa, hece
vezni ve aruz gibi iki rakibi yendikten sonra serbest şiire geçmeliydi; zîrâ, “avant-garde”
olmak bile geleneği bilmeden mümkün değildir. Madem ki, bu köhne ve terkedilmiş
vezinler bin yıl işe yaramıştır, şairin yapması gereken de onun imkânlarını
anlamaya çalışmak ve üstünden aşabileceğini göstermektir. Unutulmamalı ki,
şiirin gitgide tekâmül ettiğini ve hece-aruz-serbest şiir sıralamasının aynı
zamanda basitten girifte doğru bir gelişmişlik sıralaması olduğunu idrak eden
yeni şair, eskiyle hesaplaştıktan sonra, serbest şiirin de zannettiği gibi kayd
ü şarttan âzâde şiir değil, tarihî akışta en zorlu form olduğunu farkedecektir.
Evet, serbest şiir formsuz değil, formu derine kaçmış şiirdir. Geleneğe
gömülenin edebiyatı gelişemez; onu reddeden ise köksüz kalır. Geleneğin bir
yanı “gidenek”tir, ölür; bir yanı dönüşerek modernleşir. Edebiyat adamı,
aynı zamanda bir kültür adamı olduğunu farkederse, gelenekle nerelerde, ne
kadar barışık kalması gerektiğini de çözer.
Sormak,
Bilmek, Düşünmek: Edebiyatın Sonsuz Ödevi
Y.A.Ö: Son olarak; genç kuşak yazar ve
eleştirmenler ile akademisyenlere neleri dert edinmelerini, neleri ısrarla
anlamaya çalışmalarını önerirsiniz?
M.K.Ö: Kimseye tavsıye
verecek mevkide olduğumu düşünmüyorum. Kelin merhemi olsa... Ciddî bir edebiyat
adamı düşünür, sorgular, kendi problematiğini kendisi inşa eder ve çözmek için
ömrünü harcar. Sâdî-i Şîrâzî’ye atfedilen sevdiğim bir söz var, “Sormaz ki
bilsin, sorsa bilirdi; bilmez ki sorsun, bilse sorardı” diye... Sorarak
öğreniriz ve yeni sorular oluşturmak için de bilmek gerek... Bilmek için
okuduğunuz sizde yeni sorular doğurmuyorsa, ya çok basit bir metin
okuyorsunuzdur, ya metin karşısında siz çok basit kalıyorsunuzdur ya da demin
bahsettiğimiz derin okuma fikri size çok uzaktır. Bir problematik kurmak bazen
çözümünü aramaktan daha eziyetlidir. Doğru sorular, cevabı henuz verilememiş de
olsa, zihin açıcıdır ve değerlidir. Sormayı bilelim de birileri cevabını bulur
elbet.




Yorumlar
Yorum Gönder