Bir yazarı, başlı başına romanlarıyla
tanımak mümkün müdür?
Yazarı asıl biçimlendiren şey yazdığı hikâyelerden
çok, yıllarca baktığı tablolar, dolaştığı sokaklar, çektiği fotoğraflar,
tutkuyla okuduğu kitaplar, dostluk kurduğu sanatçılar ve hafızasında taşıdığı
şehirler değil midir?
Edebiyatın resimle, fotoğrafın hatırayla, müzelerin
romanlarla, okumanın yazmakla kesiştiği yerde zihnin çalışma biçimi de görünür olur.
Modern edebiyatın büyük isimleri üzerine düşünürken
çoğu zaman ortaya çıkan metinlere odaklanırız; oysa o yazıları mümkün kılan
estetik kaynaklar, kültürel meraklar ve kişisel takıntılar en az eserlerin
kendisi kadar dikkat çekicidir. İstanbul’dan dünya edebiyatına, resim
sanatından müzeciliğe, okuma serüvenlerinden yazarlık sırlarına uzanan bu geniş
alan, Orhan Pamuk’un son kitabını değerlendirmeden önce üzerinde durulmayı hak
ediyor.
Orhan Pamuk’un Kelimeler ve Resimler- Seçme
Hatıralar, Yazılar ve Bir Hikâye adlı çalışması, hatıralar, yazılar,
söyleşiler, sanat metinleri ve Masumiyet Müzesi etrafında toplanmış geniş bir
seçki olmakla beraber sıradan bir derleme görülmemelidir. Pamuk; yazarlık
hayatının gizemlerini, romanlarının arkasındaki düşünceyi, nesnelere duyduğu
bağlılığı, İstanbul’u görme biçimlerini ve edebiyatla resim arasında yıllardır
kurduğu iç bağı gündeme taşıyor. Bu yüzden Kelimeler ve Resimler’i Orhan
Pamuk külliyatı içinde tamamlayıcı bir kitap görebiliriz. Öyle ki bu hasıla, romanlarını
okuyanların yazarın dünyasına daha yakından bakmasını sağlarken; Pamuk’u bakan,
biriktiren, çizen, fotoğraf çeken, müze kuran, şehirde yürüyen, nesneleri
konuşturan ve kendi hayatını edebiyatın malzemesine dönüştüren bir sanatçı
olarak da gösteriyor. Pamuk’un romanlarındaki birçok detay, kitapta açıklığa
kavuşuyor.
Romancının kendi manzarasına bakışı
Kelimeler ve Resimler,
Orhan Pamuk’un kişisel hayatına, yazarlık serüvenine ve sanat anlayışına açılan
geniş bir kapıdır: Askerlik hatıraları, ilk romanını yayımlatma sürecinde
yaşadığı güçlükler, gençlik yıllarındaki ressamlık arzusu, Mimarlık
Fakültesi’ni bırakışı, yazarlığın geçim kaynağı olup olamayacağına dair erken
kaygıları ve Cevdet Bey ve Oğulları odağında yaşadığı yayımlanma
mücadelesi… kitabın en canlı bölümleri arasındadır. Pamuk’un bugün dünyaca
tanınan Nobel ödüllü bir yazar oluşunun arkasında ne kadar uzun, sabırlı ve
sancılı bir başlangıç bulunduğu da müşahede edilebilir ilk romanının macerası
dahilinde: Cevdet Bey ve Oğulları dört yılda yazılır, ödül almasına
rağmen basılması kolay olmaz, dönemin ekonomik şartları, kâğıt sıkıntısı ve
yayınevlerinin tereddütleri kitabın okurla buluşmasını uzattıkça uzatır.
Pamuk’un yazarlık macerasının başarı hikâyesi yanında inatla, sabırla ve hayal
kırıklıklarıyla örüldüğünü göstermesi hasletiyle de meraklı okur yazar nezdinde
ilham uyandırmaktadır.
Pamuk’un anlattığı hayat, romanlarının arka plânını da
aydınlatmaktadır. Aile, sınıf, şehir, Batılılaşma, sanat, hafıza, eşya,
yalnızlık ve kimlik gibi temaların nere-ler-den beslendiği daha iyi
anlaşılıyor. Yazarın kendi hayatından söz ettiği her yerde sadece kendisini
anlatmadığını, Türkiye’nin modernleşme hikâyesinin, İstanbul’un dönüşümünün ve
orta sınıf kültürünün izlerinin de olduğunu görüyoruz.
İstanbul: Bir şehirden çok bir kader
Orhan Pamuk denince İstanbul’u ayrı düşünmek mümkün müdür?
Kelimeler ve Resimler’de
de İstanbul yazarın görme, hatırlama ve yazma biçimini belirleyen temel mekân
olarak karşımıza çıkar. Taksim, Boğaz, Arnavutköy, Kuruçeşme, Akıntıburnu,
Balat, Fener, Çukurcuma, İstiklal Caddesi ve Masumiyet Müzesi çevresi… kitap
boyunca farklı vesilelerle karşımıza çıkar
Pamuk İstanbul’u sadece güzellikleriyle sevmez; yoksulluğunu,
hüznünü, karışıklığını, kalabalığını, eskimişliğini ve bitmeyen dönüşümüyle sever.
Onun İstanbul’u, kartpostallık bir manzara; yürüyüşlerle, vapur sesleriyle,
sokak aralarıyla, eski apartmanlarla, müzelerle, aile hatıralarıyla ve kaybolan
eşyalarla kurulmuş canlı bir hafıza alanıdır. Bu veçheyle İstanbul yazılarında
şehir, dışarıdan seyredilen bir dekor olmaktan çıkarak yazarın iç dünyasının
uzantısına evrilir.
Kelimeler ve Resimler’de
İstanbul üzerine yazarın söyledikleri, İstanbul: Hatıralar ve Şehir, Kara
Kitap, Masumiyet Müzesi ve Kafamda Bir Tuhaflık gibi
eserlerle düşünüldüğünde daha da anlam kazanmaktadır. Pamuk’un şehirle ilişkisi
romantik bir nostaljiye indirgenemez. O, İstanbul’u severken eleştirir;
değişimine üzülürken canlılığını da görür; eski İstanbul’u ararken bugünün
İstanbul’undan da vazgeçemez. Bu çift yönlü bakış, Nobelli kalemin şehir
yazılarını sahici kılan ana unsurdur.
Edebiyatın arkasındaki görsel zihin
Kitabın en güçlü tarafı, kelimelerle resim sanatı
arasındaki bağı sürekli diri tutmasıdır. Pamuk’un gençliğinde resim sanatına
gönül vermesi, mimarlık eğitimi alması, fotoğrafa ve resim kataloglarına
duyduğu yoğun ilgi, romanlarındaki görsel yoğunluğun da rastlantı olmadığını imlemektedir.
Dünyayı önce gören, sonra yazan bir romancıyla muhatabız diğer deyişle.
Orhan Pamuk’un sanat kitaplarıyla, kataloglarla,
resimlerle kurduğu ilişkinin kitabın en dikkat çekici bölümlerinden olduğunu
söylersem şaşırmayız sanırım. Çocukluk ve gençlik yıllarında modern sanata
ulaşmanın zorluğu, babasının getirdiği katalogların onda açtığı ufuk, Dufy,
Matisse, Utrillo gibi ressamların görme biçimine yaptığı etki yalnızca bir
sanat merakı olarak kalmıyor; yazarın roman tekniğine de taşınıyor. Nitekim, Pamuk,
resimde öğrendiği kompozisyon duygusunu romanlarında da kullanır. Nesneleri,
sokakları, odaları, vitrinleri, ışığı, manzarayı ve yüzleri anlatırken adeta
kelimelerle resim çizer.
Bu açıdan Kelimeler ve Resimler, Pamuk’un ‘görsel
romancı’ kimliğini anlamak için de mühim bir kitaptır. Romanlarında nesnelerin
bu kadar belirgin, mekânların bu kadar yoğun, ayrıntıların bu denli ısrarlı
oluşu tesadüf değildir. Pamuk için roman, aynı zamanda bir bakma, gösterme,
düzenleme ve hatırlama sanatıdır.
Hatıra, nesne ve müze fikri
Orhan Pamuk’un son dönemlerinde nesne ve hatıra,
merkezî bir yer tutar. Masumiyet Müzesi romanı ve ardından kurulan
gerçek müze, bu bakışın en somut örneği. Kelimeler ve Resimler’de
Masumiyet Müzesi’ne ayrılan geniş alan, roman-müze ilişkisinin nasıl doğduğunu,
zaman içinde nasıl geliştiğini ve Pamuk’un zihninde nasıl büyük bir hafıza
projesine dönüştüğünü gösteriyor. Netflix için çekilen dizi hakkındaki tüm
detayları öğrenme, kafalardaki soru işaretlerine cevap bulma da cabası!..
Pamuk’un müzecilik anlayışı büyük, resmî, millî
anlatılardan çok küçük, kişisel, gündelik hayat nesnelerine yöneliyor. Orhan
Pamuk’a göre küçük müzeler, bireylerin insanlığını görünür kılabilir. Bu bakış,
Masumiyet Müzesi’nin temelinde de vardır: Sigara izmaritleri, elbiseler,
fotoğraflar, biletler, gündelik eşyalar, kaybolmuş aşklar ve sıradan hayat
parçaları bir araya geldiğinde bir aşk hikâyesi yanında bir dönemin İstanbul’unu
da ortaya çıkarır.
Masumiyet Müzesi bölümü, romanı okuyanlar için
açıklayıcı, diziyi izleyenler için tamamlayıcı, Pamuk’un genel poetikasını
merak edenler içinse ziyadesiyle aydınlatıcı olduğunu yineleyeyim yeri
gelmişken. Yazarın müze, roman, dizi, karakterler, oyuncular ve Türkiye’nin
toplumsal dönüşümü üzerine söyledikleri, Masumiyet Müzesi’nin yalnızca
bir aşk romanı olmadığını; erkeklik, sınıf, arzu, sahiplenme, eşya ve hafıza
üzerine de okunması gerektiğini hatırlatıyor.
Dostlukların içinden edebiyat
Kitabın önemli yanlarından biri de Orhan Pamuk’un yerli
ve yabancı yazar ve sanatçılarla ilişkilerini anlatmasıdır. Umberto Eco, Paul
Auster, Ara Güler, Anselm Kiefer, Pirosmani… etrafındaki metinler, Kelimeler ve
Resimler’i kişisel hatıralar hasılası olmaktan çıkarıp kültür ve sanat
çevrelerine açar.
Umberto Eco ‘dan bahseden satırlar da önem ve ilgi arz
eder. Pamuk’un Eco’ya duyduğu hayranlık, bir romancıya duyulan saygıdan daha
fazlasıdır: merakın, bilginin, hafızanın ve disiplinli düşüncenin karşısında
duyulan hayranlıktır.
Eco’nun Masumiyet Müzesi’ni gezerken nesneleri
sorgulama biçimi, Pamuk’u etkileyen ayrıntılardan biridir. Eco, nesnelere sadece
“ne” oldukları için değil, “neyi temsil ettikleri” için de bakıyor. Bu bakış,
Pamuk’un kendi müze ve roman anlayışıyla da örtüşmektedir.
Paul Auster’in mevzu edildiği bölümse daha sıcak ve dostane
bir tonda ilerler. Pamuk burada bir yazarın başka bir yazara duyduğu gençlik
hayranlığının zamanla nasıl dostluğa dönüştüğünü etkileyici bir üslûpta ve
samimiyetle anlatıyor.
Auster, Pamuk için ziyaret edilen, sohbet edilen,
yaşlanan, kırılganlıkları görülen bir dosttur da. Bu yazılarda edebiyatın
insanlar arasındaki bağlardan da oluştuğu hissediliyor.
Ara Güler konulu satırlardaysa görsel hafıza meselesinin
öne çıktığına şahitlik ederiz. Güler’in devasa arşivi (900 bin fotoğraf)
karşısında Pamuk’un şaşkınlığı, aslında kendi dünyasıyla da akrabadır. Çünkü
Pamuk da yazarken biriktiren, saklayan, arşivleyen, görüntüleri kelimelere
dönüştüren bir yazardır. Ara Güler’in fotoğrafla yaptığını Pamuk romanla yapar,
kaybolmakta olan bir zamanı tutmaya çalışır.
Okumak, yazmak ve yaratıcı emek
Kitabın “Kitaplar ve Yazarlar” bölümü, Pamuk’un okuma
kültürünü ve edebiyat anlayışını anlamak için önemlidir. Kitapların insan
hayatındaki yeri, kötü kitaplar, gece okuma alışkanlığı, polisiye ve gerilim
sevgisi, Don Kişot, Balzac, Borges, Nâzım Hikmet, Paul Auster, Umberto Eco ve
başka edebî duraklar üzerinden geniş bir okuma haritası çıkarma imkânına sahip
dikkatli okurlar.
Pamuk’un okuma üzerine söyledikleri ayrı bir önemi
haizdir. Dikkatimizi hassaten celbetmesi gereken hususiyet, kitapları sadece bilgi
veren nesneler olarak görmemesidir. Yazara göre kitaplar insanın hayatına
karışır, başka hayatlar yaşatır, dünyaya başka gözle bakmayı öğretir; bazen
teselli eder, bazen de rahatsız eder. Bu okuma anlayışı, Pamuk’un romanlarının
temelinde de vardır; roman kişileri çoğu zaman okudukları, gördükleri,
hatırladıkları ve hayal ettikleriyle dönüşür.
“Yaratıcı Emek” ve “Sınıftaki Fil” gibi metinlerdeyse
Pamuk’un yazarlığa ve eğitime bakışı belirginleşir. Yaratıcılığı yalnızca
sanatçılara ait bir ayrıcalık olarak görmüyor; yeni bir yol bulan, mevcut
kalıpları aşan, emeğini özgürleştiren herkesin yaratıcı bir değere sahip
olduğunu savunuyor. Columbia Üniversitesi’nde verdiği derslerden söz ederken de
yazarın, eserinin tek yorumcusu olmadığını kabul ediyor. Öğrencilerinin
romanlarında kendisinin fark etmediği ayrıntılar bulması, Pamuk’un okurla eser
arasındaki ilişkiye açık baktığını gösteriyor.
Bu tavır önemlidir. Pamuk kimi zaman kendi poetikasını
çok açıklayan, romanlarının nasıl kurulduğunu fazlaca anlatan bir yazar olarak
eleştirilebilir ama kendi eserinin okurla birlikte yeniden anlam kazandığını da
kabul eder. Bu denge, kitabın en verimli taraflarından biridir.
Kitabın dağınıklığı: Kusur mu, karakter
mi?
Kelimeler ve Resimler’in
en belirgin özelliği çeşitliliği. Kitapta hikâye, hatıra, deneme, söyleşi,
konuşma, sanat yazısı, kaynakça, görsel kaynakça ve Masumiyet Müzesi çevresinde
geniş metinler var. Bu çeşitlilik kitabı zenginleştiriyor; fakat yer yer
dağınık bir yapı da oluşturuyor. Bir bölümde askerlik hatıralarından ilk
romanın yayımlanma sürecine geçilirken, başka bir yerde sanat kitaplarından
müzeciliğe, oradan siyasal değerlendirmelere ve dizi uyarlamasına uzanılıyor.
Bu dağınıklık bazı okurlar için yorucu olabilir. Roman
bütünlüğü arayan, sıkı kurulmuş bir kompozisyon bekleyen okur, kitabı parçalı
bulabilir. Fakat Pamuk’un kurmaca dışı metinlerini sevenler için bu parçalı
yapı, kitabın karakterine dönüşüyor; kitap zaten bir “tek tez” kitabı değil;
bir yazarın yıllar içinde biriktirdiği bakışların, notların, hatıraların,
konuşmaların ve düşüncelerin toplamı.
Yine de eleştirel olarak söylemem gerekir ki kitabın
bazı bölümleri diğerlerine göre daha güçlü. Askerlik, ilk romanın yayımlanma
süreci, resim-yazı ilişkisi, Eco ve Auster metinleri, Masumiyet Müzesi
söyleşisi kitabın en canlı kısımları. Buna karşılık bazı söyleşi parçaları ve
güncel siyasal değerlendirmeler, edebî merkezden uzaklaştığı için kitabın
akışını yer yer zayıflatabiliyor. Pamuk’un siyasal tavırları elbette yazar
kimliğinin bir parçası; ancak kitabın asıl gücü bu gündelik politik
göndermelerden ziyade edebiyat, hafıza, resim, nesne ve şehir üzerine
geliştirdiği derin bakışta ortaya çıkıyor.
Orhan Pamuk’un “ben”i ve denemenin imkânı
Pamuk’un kurmaca dışı metinleri zaman zaman ve
kimilerince fazla ben merkezli görülecektir. Kelimeler ve Resimler de bu
eleştiriden bütünüyle uzak değil. Yazar sık sık kendi hayatından,
romanlarından, başarılarından, dostluklarından, estetik seçimlerinden söz
ediyor. Fakat deneme ve hatıra türü zaten belli ölçüde “ben” üzerinden kurulur.
Asıl mesele, yazarın kendi benliğini ne kadar geniş bir dünyaya açabildiğidir.
Pamuk’un başarısı, kişisel hatıralarını çoğu zaman
daha büyük meselelere bağlayabilmesinde. İlk romanını yayımlatma hikâyesi
Türkiye’de edebiyat piyasasının şartlarına açılıyor; İstanbul hatıraları şehir
ve modernleşme meselesine bağlanıyor; resim tutkusu roman sanatının görsel
doğasına uzanıyor; Masumiyet Müzesi kişisel bir aşk romanından müzecilik ve
toplumsal hafıza tartışmasına dönüşüyor. Yani Pamuk’un “ben”i yalnızca kendine
kapanan bir “ben” değil; çoğu yerde edebiyata, sanata, şehre ve zamana açılan bir
pencere.
Her şeye rağmen kitabın en zayıf anları, bu pencerenin
daraldığı, Pamuk’un kendi etrafında fazla döndüğü yerlerde zuhur ediyor. En
güçlü yanlarıysa kendi hayatından çıkıp bir bakış biçimini, yazarlık sırrını ve
dahi görme disiplinini görünür kıldığı bölümlerdir.
Külliyat içinde yeri
Kelimeler ve Resimler,
Pamuk’un romanlarıyla birlikte okunması gereken bir kitap. Öteki Renkler,
Manzaradan Parçalar, İstanbul: Hatıralar ve Şehir, Hatıraların
Masumiyeti ve Uzak Dağlar ve Hatıralar gibi kitaplarla aynı çizgide
dursa da onlardan farklı olarak yazı ile görsel hafıza arasındaki ilişkiyi daha
belirgin biçimde öne çıkarıyor.
Kitap, Pamuk’un romanlarını açıklayan bir anahtar gibi
de okunabilir. Kara Kitap’ta şehrin labirente dönüşmesi, Benim Adım
Kırmızı’da resim ve bakış meselesi, Masumiyet Müzesi’nde nesnelerin
hafızaya dönüşmesi, Kafamda Bir Tuhaflık’ta İstanbul’un toplumsal
değişimi, Veba Geceleri’nde tarih ve kurmaca ilişkisi, bu kitapta
anlatılan estetik tercihlerle daha anlaşılır hâle geliyor.
Umberto Eco’nun Pamuk’un düzyazıları için söylediği
“romanlarını iyi anlamak için poetikasının bilinmesi gerektiği” yönündeki
değerlendirme bu kitapta karşılığını buluyor. Kelimeler ve Resimler,
Pamuk’un romanlarının arkasındaki poetikayı açıklayan, ama bunu kuru bir
kuramsal dille değil, hatıralar, sahneler, dostluklar ve nesneler üzerinden
yapan bir kitap.
Sonuç: Pamuk’un büyük atölyesine giriş
Kelimeler ve Resimler,
Orhan Pamuk’un büyük atölyesine girme imkânı veren bir eser. Bu atölyede roman
taslakları, resimler, fotoğraflar, müze nesneleri, eski defterler, İstanbul
sokakları, sanat katalogları, dost yazarlar, aile hatıraları, politik kaygılar,
okuma notları ve yazarlık sırları yan yana duruyor. Her şey düzenli, simetrik ve
kusursuz değilse de canlı, hareketli ve sahicidir.
Kitabın en değerli tarafı, Pamuk’un edebiyatını
kelimelerle beraber resimlerle; sadece romanlarla değil, nesnelerle; yalnızca
kurmacayla değil, hatıralarla birlikte düşünmeye zorlaması. Bu yüzden Kelimeler
ve Resimler, bir “ara kitap” yahut basit bir derleme görülmemelidir.
Aksine, Pamuk’un edebiyatının arka odalarını açan, romanlarının görsel ve
düşünsel kaynaklarını gösteren, yazarın kendi dünyasına içeriden bakma fırsatı
veren önemli bir toplamdır.
Orhan Pamuk’u sevenler için Kelimeler ve Resimler,
tanıdık bir sesle yeniden karşılaşma zevki taşıyor. Pamuk’a mesafeli duranlar
içinse onun neden hâlâ tartışıldığını, neden sadece romanlarıyla değil
düzyazılarıyla da önemsendiğini gösteren güçlü malzemeler içeriyor. Dediğim
gibi kitabın dağınıklığı, yer yer uzayan söyleşileri ve kimi güncel politik
çıkışları tartışılabilir ama bütün bunların üzerinde daha büyük bir hakikat
duruyor: Pamuk, burada kendi sanatının haritasını çıkarıyor.
Kelimeler ve Resimler,
adının vaat ettiğini yerine getiriyor: Kelimeler resimlere dönüşüyor, resimler
hatıraları çağırıyor, hatıralar romanların arkasındaki dünyayı gösteriyor.
Sonunda okur, Orhan Pamuk’un yalnızca yazan değil, bakan; yalnızca anlatan
değil, biriktiren; yalnızca hatırlayan değil, hatırayı biçime dönüştüren bir
yazar olduğuna bir kez daha şahitlik ediyor.

Yorumlar
Yorum Gönder