YUSUF A. ÖZDEMİR YAZDI: Kendine Reklâm Verenler Kahvesi: Herkes Marka, İnsan Nerede?

                  Yusuf Alpaslan Özdemir'in bu yazısı Ayarsız'ın mayıs 2026 tarihli sayısında yayınlandı


                                                           


Memleketin başına gelmeyen kalmadı; kuraklık gördük, enflasyon gördük, ekran bağımlılığı gördük, kısa video terörü gördük, “bu videoyu sonuna kadar izle” diye başlayan tacizlere maruz kaldık. Üstüne üstlük başımıza yeni insan tipi çıktı: Kendini yaşamaktan çok kendini sunan insan.

Eskiden insan bir iş yapardı, zaman içinde o işten bir sesi, ağırlığı oluşurdu. Şimdilerdeyse önce ambalaj geliyor, içe sonra bakarız. Evvelceleri delikanlı kendine çeki düzen verirdi, şimdi kendine lansman yapıyor. Eskiden “Ne okuyorsun?” diye sorulurdu, şimdi insanın yüzüne pırıl pırıl bir merakla; “Kendini nasıl konumluyorsun?” diye bakılıyor. Sanki insan evlâtlığı yetmedi, bir de pazarlama departmanına bağlandık.

İnsanın başına gelebilecek en gülünç sorulardan biri de herhâlde; “Seni farklılaştıran yönün ne?”dir. Vallahi insan bazen ‘Sabah mahmur kalkıyorum, çayı fazla demli seviyorum, kalabalıkta bunalıyorum, haksızlığa çabuk sinirleniyorum, hepsi sayılır mı?’ demek istiyor. Sayılmıyor efendim. Onlar insanlık alâmeti. Piyasa onları istemiyor. Piyasa senden hikâye istiyor, konum istiyor, çerçeve istiyor, kitleye dokunan mesaj istiyor; istiyor da istiyor. İnsan kendi ömrünü yaşamıyor sanki, yatırımcı sunumuna hazırlanıyor. Yüzümüzde ifade var, içimizde keynote…

İşin daha da lâtif tarafı ne biliyor musunuz? Yeni düzende herkes çok sahici görünmeye çalışıyor. Yapaylık çağında en hızlı satılan şey sahicilik kostümü... Sabah bir fotoğraf: kahve, kitap, gözlük, not defteri. Altına üç satır: “Bir süredir içime döndüm.” Öğleden sonra bir video: “Uzun zamandır paylaşmak istediğim bir şey var.” Akşam başka bir paylaşım: “Kendime alan açıyorum.” Bakıyoruz da, memlekette en çok alan açanlar nedense en çok ortalıkta görünenler. İçine dönenlerin çoğu kamerayı da beraberinde götürüyor. Mahremiyet dedikleri şey de ring light eşliğinde yaşanıyor. Hüzün bile estetik paketle çıkıyor piyasaya. Kederin rengi var, duruşu var, filtresi var. İnsanın canı sıkılıyor, sonra kendi can sıkıntısından bile şüphe ediyor: Acaba bunu da paylaşsam mı?

Okurluk Pozu, Yazarlık Süsü, Fikir Gürültüsü: Yeni Zamanların Kültür Sirki

Hele okurluk meselesi yok mu, hiç sormayın, o başlı başına bir curcuna. Memlekette kitap okumak kadim bir terbiyeydi bir zamanlar. Herkes çok okumazdı, okuyan da davul zurna ile gezmezdi. Kitabın insanda bıraktığı izin gürültüsü olmazdı. Şimdi maşallah, okuma işi spor müsabakasına döndü. Ay bitmeden yirmi iki kitap. Sonbahar listesi. Kış seçkisi. Beni dönüştüren on eser. Geceyi aydınlatan beş roman. Şu yazarı geç keşfettim, hayatım değişti. Öteki yazarı yeniden okudum, ruhum yenilendi. Herkesin ruhu pek hızlı yenileniyor doğrusu; bizim eski ruhlar bu kadar çabuk servis görmezdi.

Kitabın kendisi bir yana, etrafında kurulan sahne ayrı bir âlem. Kapağı masada tam görünür duracak. Yanına kahve konacak. Mümkünse ince belli bardakla modern kupa arasında kültürel bir denge kurulacak. Arka plâna battaniye, kurutulmuş çiçek, yarım cümle, bir de “bugün biraz bununla hemhâl oldum” gibi içli bir not. Allah aşkına, insan kitap mı okuyor, yayınevinin katalog çekimine mi katılıyor, ayırt etmek güç!

Bazı fotoğraflara bakıyoruz, kitabın içi hiç açılmamış gibi. Okur efendi denilen zat-ı muhterem kitabı bitirmekten çok göstermeyi başarmış. Yazı üstüne kafa yormak zor gelmiş garibime, ne de olsa üzerinde düşünmek zor, poz vermek, poz verip de caka satmak daha kolay. Zaman da kolayın yanında saf tuttu tabii.

Şunu da teslim edeyim: Bizim memleketin kültür hayatında görünürlük her zaman bir miktar meseleydi. Kahvehane vardı, kıraathane vardı, meclis vardı, dernek vardı, dergi bürosu vardı, kitapçı köşesi vardı. İnsan görünürdü görünmesine de gösterilmek için görünmezdi. Bir muhitte adı geçerdi, yazdıkları konuşulurdu, tenkidi canlar yakardı. Şimdi görünürlük kendi başına meslek oldu; ortada eser az, fragman çok. Kitap çıkmadan kapak geliyor, metin yazılmadan duyuru, okumadan değerlendirme, anlamadan kanaat geliyor. İnsanların ömrü lansmanla geçiyor. Yazdıkları yolun yarısında nefes nefese kalmış, tanıtımları maraton koşuyor.

Bir de “içerik üreticisi” sıfatı yok mu, ifrit oluyorum; modern çağın muzip armağanlarından biri de bu hınzır tamlama. Önceleri ya şairdi, ya hikâyeciydi, ya hocaydı, ya esnaftı, ya memurdu, yahut da bir şeydi. Şimdi bakıyorsun, delikanlı tanıtılırken “içerik üreticisi” deniyor. İçerik! Allah aşkına yoğurt mayası mı bu, kümes yemi mi, fabrika malı mı? İnsanın fikri olur, yazısı olur, şiiri olur, sözü olur, derdi olur. İçerik nedir? İçerik kelimesinin kendisinde bile hafif plastik tadı yok mu yahu? Şiiri içerik diye anınca mısra küser. Denemeyi içerik diye sununca cümle darılır. Romanı içerik diye ambalajlayınca karakterler birbirine bakıp “Biz buraya nasıl düştük?” der.

Ne var ki çağımız bu dili seviyor; içerik sözü, insanı zahmetsizce üretim bandına bağlıyor da ondan. Bugün bir video, yarın bir gönderi, öbür gün bir bülten, sonra üç öneri, daha daha sonra “şunu da konuşalım!”. Herkes konuşuyor zaten. Öyle bir konuşma bolluğu içindeyiz ki memlekette sessizlik neredeyse aristokrat tavrına dönüştü. Adam sabah kitap görünce öğlen eleştirmen, akşam medeniyet yorumcusu. Ertesi gün de “bu konuda çok mesaj aldım” diyerek yeni yayın açıyor. Olan bizim eski usûl tefekküre oldu, biraz mahcup kaldı bu curcunanın içinde: Eskiden ağır ağır yürürdü, şimdi koşmadığı için geri sanılıyor.

Fikir sahibi olmakla düşünce sahibi olmak arasındaki fark da buralarda açılıyor işte. Fikir dediğin şey bugün sokakta bedava dağıtılıyor. Herkesin var; hatta bazılarında o kadar çok var ki hangisi gerçek, hangisi anlık heves, kendileri bile karıştırıyor. Düşünce ise ter ister, biraz susma ister, azıcık da bekleme ister. Şimdi bunun yerine ne geldi? İlk hissi mikrofona verme alışkanlığı. Birisi bir şey söylüyor, öteki hemen tepki. Beriki cevap. Diğeri analiz. Beşinci şahıs “kimse bunu konuşmuyor” diye konuya dalıveriyor, bodoslama! Hâlbuki memlekette o anda herkes tam da onu konuşuyor. Sessiz kalan tek şey düşüncenin kendisi.

Vitrinde Bir Millet: Herkes Görünüyor, Kimse Görülmüyor

Yeni kültür ikliminde şahsiyetimiz de tuhaf baskılar altında. Herkes kendini farklı göstermek istiyor; ne kadar tuhaf ki, son kertede herkes birbirine benziyor; aynı kelimeler, aynı ton, aynı duruş, aynı “çok şey söylemek istemiyorum” cümlesi, ardından upuzun açıklamalar. İshal olma hâli! Aynı “görünür olmak istemiyorum” beyanı, peşinden üç parçalık görünürlük serisi. Aynı “kalıplara sığmıyorum” ilânı, tam kalıptan çıkma görsellerle birlikte...

İnsan bazen bizim milletin mizah damarı kurudu sanıyor; sonra bakıyor ki hayır, mizah kendiliğinden çıkıyor zaten, malzeme bol. Marka çağında insan kendini yönetmekten yorulmuş, doğal olmayı da stratejiye bağlamış. Gülsek mi ağlasak mı, ikisini dönüşümlü yapıyoruz vesselâm.

Edebiyat ortamımızsa bu işlerin daha komik yaşandığı yerlerdir. Edebiyat dediğin şey dışarıdan bakınca ciddiyet mesleği gibi görünmez mi zaten? Suratlar hafif düşünceli, cümleler ölçülü, bakışlar derin. Gelgelelim sahne arkasında herkes başka başka telâşlar içinde. Şair görünmek isteyen var, düşünür görünmek isteyen var, aykırı görünmek isteyen var, kırılgan görünmek isteyen var, gelenekli görünmek isteyen var, yenilikçi görünmek isteyen var; var oğlu var.

Kimisi kitabı okumadan etrafında dolaşıyor, elinde dolaştırıyor sırf yanında görünmek için. Kimi dergi çıkarıyor, daha çok kapak cümlesi yayıyor. Kimisi iki yazı yazıp mektep kurduğunu sanıyor. Kimisi de üç beş fotoğraf çektirip edebî iklim oluşturduğuna inanıyor. Hâlbuki mektep dediğin şey fondan mı kurulur erenler; emekle, sebatla, tenkit terbiyesiyle, yani biraz da can sıkıntısıyla kurulmaz mı?

Eskilerin kıymetli taraflarından biri gösterişlerinin daha az, derinliklerinin daha çok olmasaydı. Elbette onların dünyasında da gurur vardı, rekabet vardı, haset vardı, klik vardı. İnsan değişmiyor neticede. Ne var ki bir şiirin, fikrin arkasında uzun bir ikamet bulunurdu. Şimdi birçok şey daha doğarken aceleyle dışarı salınıyor. Yazı dinlenmiyor, cümle demlenmiyor, kanaat pişmiyor. Her şey sıcak servis. İlk sıcaklıkta insanı çarpıyor, sonra çabucak soğuyuveriyor. Kültür hayatımız biraz da bu yüzden hafıza değil gündem üretiyor.

Dergiler burada hâlâ son siperlerden biridir. Hele Türk edebiyatı çevrelerinde, hele kendi sesini korumaya çalışan mahfillerde. Kıymetleri, hızı yavaşlatmalarında. Yazıyı yazı, şiiri şiir tenkidi tenkit olarak masaya çağırır bu arkadaşlar. Sayayım mı daha; insana çağın ağzıyla konuşmadan çağı teşhis etme imkânı verirler, hem güldürür hem dürterler. Bir tokat atsalar gülümseyerek atarlar; tokadı yiyince bozulmak yerine “ulan doğru söylüyor” deriz.

Derdimiz teknoloji düşmanlığı, yenilik düşmanlığı, görünürlük düşmanlığı falan değil abiler! İnsanoğlu elbette kendini duyuracak. Kitap okunacaksa konuşulacak. Yazı yazılacaksa dolaşıma girecek. Dergi çıkacaksa görünür olacak. Mesele bunların merkezine hakikaten bir emek, bir bakış, bir mizah, bir dünya görüşü koyup koyamadığımız. Ortada bir ağırlık varsa tanıtım da yerini bulur; sadece süs varsa ilk alkıştan sonra içi boş teneke gibi öter durur. Bugün memlekette en çok çoğalan şey ses, en az bulunan ise ağırlık.

İnsanın kendine reklam vermesi de bir yere kadar anlaşılır. Zaman sert. Kalabalık büyük. Gürültü kuvvetli. Kimse kimseyi kolay duymuyor. Fakat iş reklâmın insanın önüne geçmesine vardı mı, orada küçük bir felâket başlıyor. Adamın adı var, sesi var, logosu var, sloganı var, stratejisi var; kendi yok. Kadının görünürlüğü var, dili var, tarzı var, serisi var; derdi ortada yok. En hazin manzara, insanın bir süre sonra kendi gösterisinin figüranı hâline gelmesi. Kendi kurduğu sahnede kendine yetişemiyor. Dinlenmesi gerekirken etkileşim bakıyor. Düşünmesi gerekirken paylaşım plânlıyor. Sevmesi gerekirken sunum hazırlıyor. Yaşaması gerekirken kendini anlatıyor.

Bu işin sonu nereye varır bilinmez. Belki bir gün hepimiz çok yorulacağız. Kendi suretini taşıya taşıya omzu düşen insan yeniden sadeleşmeyi öğrenecek. Bir kitabı kimseye göstermeden okuyacak. Bir fikri hemen söylemeyip içinde tutacak. Bir yazıyı yayımlamadan önce iki kez utanacak, üç kez bakacak. Fotoğraf çekmek yerine gerçekten bakacak. Bir cümleyi sırf dolaşıma girsin diye değil, içinden başka türlü çıkmadığı için kuracak. O gün gelirse memleketin kültür havası da biraz ferahlar. İnsan yeniden marka olmaktan çıkıp mizaç sahibi olmaya başlar.

Unutmayalım ki insanı kıymetli kılan şey pazarlanabilir oluşu değil, taşınabilir oluşudur. Bir metnin, şahsiyetin insanda yer etmesi kolay iş değildir. Bunun için yalnızca görünmek yetmez, görünüşün arkasında karakter gerekir; konuşmak yetmez, sözün arkasında ağırlık gerekir; okumak yetmez, okumanın içinde dönüşmek gerek; yazmak yetmez, yazının içinde kendine de çuvaldız batırmak gerekir. İşte o zaman ortada içerik değil eser olur, profil değil insan olur, takip değil muhit olur, reklâm değil tesir olur.

Velhasıl mesele açık: Herkes marka olabilir, insan olmak biraz daha masraflı iştir. Marka kendini satar. İnsan kendini taşır. Marka görünür olmak ister. İnsan görülmeyi hak etmek ister. Marka kalabalık arar. İnsan muhatap arar. Marka gündem sever. İnsan hafıza bırakmak ister. Bizim edebiyatın, bizim dergiciliğin, bizim eski kahve ve kıraathane medeniyetimizin tarafı da bellidir aslında. Gürültüye değil söze, vitrine değil cevhere, gösteriye değil mizaca, ambalaja değil ruha yaslanır. Biraz geç kalır, pekâlâ. Biraz az görünür, o da mümkün. Fakat ömrü uzun olan hep odur.

Demek ki asıl soruyu şöyle sormak gerekiyor: Kendimizi ne kadar iyi anlattığımızdan önce, ortada anlatmaya değecek bir kendilik bırakabildik mi? Şayet bırakamadıysak geçmiş olsun; tanıtım metni uzar, insan kısalır. Şayet bıraktıysak çok şükür; dergi de çıkar, yazı da yürür, söz de yerini bulur. Geriye de şu kalır: Memlekette hâlâ kendine reklam vermeden ağırlık sahibi olan insanlar varsa, umut tümden kaybolmuş sayılmaz. Onlar az konuşur, çok bağırmaz, her gün görünmez, her kahvenin yanına kitap koyup fotoğraf çekmez. İyi ki de öyledirler. Yoksa bu kadar vitrinin içinde insanı nereden tanıyacaktık?

 

Yorumlar