YUSUF A. ÖZDEMİR YAZDI: Prompt Verdik, Yazarı Nereye Koyacağız: Cümle Fabrikası Açıldı, Yazar İşsiz mi Sandınız?
Yusuf Alpaslan Özdemir'in bu yazısı Ayarsız'ın nisan 2026 tarihli sayısında yayınlandı
Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz; Çinlilerin bedduasına mı
maruz kaldık diye aklımdan geçmiyor değil.
Eskiden ‘yazar
mısın?”’ diye sorulurken şimdilerde insanın yüzüne daha pratik, piyasaya uygun,
daha çağdaş bir soru geliyor: “Kendin mi yazdın?”
Soru masum görünse de, içinde küçük bir kıyamet taşıdığını
fark etmişsinizdir. Niye mi? Zira soru, yazarlığı bir düşünme, duyma, görme,
seçme işi olarak kurmuyor artık, daha çok bir üretim bandının neresinde
durduğunuzu yokluyor.
Metni siz mi döktünüz, yoksa iyi bir komut verip
makineye mi döktürdünüz? Sanki edebiyat masasına muhasebeci oturdu; kara kaplı
defter açık: hız kaç kelime, maliyet kaç lira, üslup kaç saniyede?
Rüzgâr da sert esiyor hani! 2025 boyunca yapay zekâ
destekli dublaj ve ses üretimi büyük platformların açık denemelerine dönüştü.
Amazon Prime Video 5 Mart 2025’te 12 yapımda İngilizce ve Latin Amerika
İspanyolcası için AI destekli dublaj pilotunu başlattı. Aynı yıl temmuz sonunda
Avrupa’daki seslendirme sanatçıları bunun kalite, emek ve meslek hakkı
tarafında ciddi bir tehdit yarattığını yüksek sesle dile getirdi. Yazı
tarafında da tablo farklı değildi. Authors Guild’in “Human Authored”
sertifikası 2025’te beta olarak başladı, Mart 2026’da ABD’de daha geniş
kullanıma açıldı. İngiltere’de Society of Authors benzer bir insan yazarlığı
işareti başlattı, yine Mart 2026’da binlerce yazar “Don’t Steal This Book” adlı
boş bir protesto kitabında isimlerini bir araya getirerek AI şirketlerinin
telifli eserleri izinsiz kullanmasına itiraz etti.
Bir başka cephede yayıncılar ve yazar birlikleri
Meta’ya karşı dava açtı. ABD’de Meta ve Anthropic lehine çıkan bazı önemli ara
kararlar da tartışmayı daha da kızıştırdı. Kısacası mesele teknoloji merakı
sınırını çoktan aşıp emek, telif, ses, taklit, ikame ve kültürel değer
kavgasına dönüştü.
İşin komik yanı makine metin yazmaya başlayınca birçok
kişi yazarlığın sırrını ilk kez yanlış yerden aradığını fark etti. Meğer pek
çok insan yazarlığı ‘doğru cümleyi kurma becerisi’ sanıyormuş. Doğru cümleyi
bankacılık uygulaması da kurar! Kurumsal mail şablonu da kurar. İyi ayarlanmış
çağrı merkezi botu da kurar. Hatta bugün birçok model, gayet temiz, hatasız,
pürüzsüz, cilalı cümleler kuruyor. Şunu anlamamız gerek: Yazarlığın değeri,
dilbilgisi sınavında derece yapmakta başlamaz; el yükselteyim, hatta çoğu zaman
orada da başlamaz.
Yazarın değeri nerede başlar? Şurada başlar: Herkesin
kullanabildiği kelimeler arasından, herkesin göremediği ilişkiyi kurduğu yerde.
Bir olayın haber değerini almak başka şeydir, o olayın insan ruhunda açtığı
çatlağı sezmek başka şey. Bir kavgayı anlatmak başka şeydir, o kavganın odadaki
sessizliğini yazmak başka şey. Yapay zekâ, elindeki devasa yığınla ‘nasıl
yazılır?’ sorusuna güçlü cevaplar üretir. Yazarsa, “neden böyle yazılmalı”,
“niçin burası susmalı”, “hangi ayrıntı metni kırar”, “hangi kelime bu acıyı
ucuzlatır?” sorularıyla uğraşır. Anlayacağınız, birinde ihtimal hesabı vardır,
ötekinde hayat hesabı.
Hazır metin çağının en büyük yanılsaması, üslubu
yüzeyde sanmasıdır. Sanki üslûp; cümleyi biraz kısa tutmak, araya iki benzetme
serpiştirmek, bazı kelimeleri tekrarlamak, hafif alaycı bir ton takınmakmış
gibi ele alınıyor. Böyle olunca da “filanca yazar gibi yaz!” komutu, edebiyatın
kilidini açan sihirli anahtar muamelesi görüyor. Halbuki üslûp, kelimelerin
makyajı değil, düşüncenin yürüyüşüdür. İnsanın dünyayı kavrama ritmidir. Neye
öfkelendiği, neye geç ısındığı, neyi sezdiği, neyi sakladığı, neyi açık ettiği,
neyin üstüne gittiği, hangi yarayı cümleye dönüştürmeden önce içinde ne kadar
beklettiğidir. Üslûp, ses tonu kadar ahlâk meselesidir.
Makine burada güçlü bir taklitçi, zayıf bir tanıktır.
Güçlüdür; çünkü milyonlarca metinden ortalama bir dil mükemmelliği devşirir.
Zayıftır; çünkü yaşamaz. Yas tutmaz. Utanmaz. Korkusunu yıllarca içinde bir
çivi gibi taşımaz. Bir mahallede büyümenin sınıfsal kokusunu omuzlarında
hissetmez. Babasından bir cümle duyup onu yirmi yıl sonra hatırlamaz. Hastane
koridorunda geçen beş dakikanın ömrü ikiye ayırdığını bilmez. Bir ülkenin
siyasal iklimiyle bir evin mutfak sessizliği arasındaki bağı kendi sinir
sistemiyle kurmaz. O bağı veriden çıkarabilse de yaşantıdan çıkaramaz.
Bazı aceleci itirazınızı duyar gibiyim; “Edebiyat
zaten hayal gücü işi, yaşamadığını da yazarsın.” Elbette yazarsın kardeş; roman
belgesel tutanağı değildir ki. Yazar, kendi hayatının kasiyeri gibi fiş kesmez
de. Ne var ki hayal gücü dediğimiz şey de boşlukta yüzmez. İç malzeme ister.
Duygusal hafıza ister. İnsan gözlemi ister. Yıllarca biriken tortu ister. Yoksa
ortaya hayal gücü yerine, kombinasyon çıkar. Kombinasyon zekice olabilir,
düzgün olabilir, akıcı olabilirse de içten içe teneke gibi çınlar. Bunu her
zaman kavramsallaştıramayız, çoğunlukla hissederiz. Bazı yazıların neden “tamam
da sanki bir şey eksik” duygusu bıraktığı buradan anlaşılır. Metin oradadır,
ama hayat yoktur.
&&&
Yapay zekâ çağında yazarın değeri biraz da riskte
başlıyor, makine uzlaşmayı seviyor da ondan. Ortalama beğeninin sınırlarını
tanıyor, tehlikeli köşeleri yumuşatıyor, sert dönüşleri törpülüyor, aşırı
kişisel olanı genel geçer olana tercüme ediyor. Sonuç; okunabilir,
paylaşılabilir, temiz bir metin. Yani bugünün dijital düzeninin sevdiği türden
bir ürün. Kimseyi fazla rahatsız etmez, kimseye fazla yük bindirmez,
alıntılanınca sırıtmaz, story’ye konunca bozulmaz. Bir tür içerik yoğurdu.
Kıvamlı, serin, kaygan…
Yazarın işi ise çoğu zaman tam tersidir. Risk alır.
Bazen cümleyi pürüzlü bırakır; çünkü hayat da pürüzlüdür. Bazen okuru hoş
tutmaz; çünkü hoş tutulan okur her zaman sarsılmaz. Bazen metni kolay tüketilir
bir nesneye dönüştürmez; çünkü her metin tüketim için yazılmaz. İyi bir yazar,
okurun zihninde kullan-at cümleler bırakmaz, dolaşıp duran tortular bırakır.
Okur aradan günler geçince bir cümleyi yeniden duyar. Bir sahne, bambaşka bir
anda geri gelir. Hazır metnin başaramadığı, geri dönme etkisidir.
Emek meselesi de yanlış anlaşılıyor, anlaşılmasın!
Emek, klavyeye daha çok vurmak değildir. Bir metne sekiz saat bakmak da tek
başına meziyet sayılmaz. Verimsiz acının kimseye faydası yok. Yine de yazarlık
emeğini sadece “üretilen kelime sayısı”na indirgeyen bakış, yazının görünmeyen
kısmını sıfırlayıveriyor. Bu görünmeyen kısımda bekletme vardır, ayıklama
vardır, utanıp silme vardır, bir cümlenin doğru çıkmadığını sezme vardır, bir
benzetmenin gösterişli kaldığını anlayıp kaldırma vardır, metnin kolay alkış
alacak yerlerine bilerek yanaşmama vardır. Yazar çoğu zaman yazdığından çok,
yazmamayı seçtiği şeylerle de metin kurar. Makine üretir, yazar seçer; bugün
aradaki değer farkı büyük ölçüde bu seçimde saklıdır.
Bir başka yanılgı; “madem makine de yazabiliyor, demek
ki yazarlık biraz fazla abartılmış bir maharetmiş.” Hayır, hayır! Tam aksine; makine
yazdıkça, yazarlığın ne olmadığı daha iyi anlaşılıyor. Yazarlık salt cümle
üretimi olsaydı mesele kapanırdı, şablonlar zaferini ilân ederdi, içerik
çiftlikleri edebiyat tarihine girerdi. Birkaç iyi komut, mühendisi modern çağın
Tolstoy’u ilan edilirdi. Böyle bir şey olmuyor. Niye? Çünkü edebiyatın asıl
gücü, cümle kurma yeterliliğinde değil; bakış icat etmesindedir. Dünya zaten
olay dolu. Yazarın farkı, o olaylara bir görüş rejimi kurmasında.
Sezgi kelimesini özellikle öne çekmek gerek belki de,
tam da burada. Zira yapay zekâ tartışmalarında en kolay küçümsenen alan sezgi.
Oysa büyük metinlerin çoğu, sadece bilgiyle kurulmaz. Sezgi, bir karakterin o
anda susacağını bilmektir. Sezgi, anlatıcının bir adım geri çekilmesi gereken
yeri duymaktır. Sezgi, tarihsel malzemeyi romanın içine ne kadar sokacağını
ölçmektir. Sezgi, komik olanla küçük düşürücü olan arasındaki çizgiyi
seçmektir. Sezgi, bir paragrafın parlak göründüğü halde metni öldürdüğünü fark
etmektir. Bu alan hâlâ yoğun biçimde insana aittir. Makine örüntü tanır, sezgi,
örüntünün kırılacağı anı duyar.
Meseleyi romantik bir korku masalına çevirmek de ucuz
olur. “Makine gelsin, insan gitsin” kabalığı kadar “yazar kutsaldır, teknoloji
kapı dışarı” hamaseti de cılız kalır. Yapay zekâ yazara yardımcı olabilir. Not
açtırır, taslak kurdurur, kaynak toparlatır, alternatif başlık düşündürür, kör
noktaları işaret eder, ritim kontrolü yaptırır, özet çıkartır, teknik yükü
hafifletir. Bir yazının çatı iskeletinde iş görebilir. Hatta kimi zaman zihni
açan karşı sorular da üretebilir. Burada sorun yetkinin devridir.
Kalemi destek olarak kullanmakla kalemi taşerona
vermek arasında büyük fark vardır. Birinde yazar merkezde kalır, ötekinde yazar
marka elçisine döner.
Zaten bugünün büyük tehlikesi metnin tümden
makineleşmesi kadar, yazarın kendi sesinden utanmaya başlamasıdır. Pürüzünü
ayıp sayan, tekrarını kusur sanan, düşünce dolaşmasını hemen optimize etmeye
çalışan, her paragrafı LinkedIn parlaklığına sürmek isteyen bir zihniyet
yayılıyor. Herkes cilalı, net, verimli, profesyonel. İnsan biraz ürperiyor
yahu! Edebiyatın tarihinin bu profesyonel düzgünlüğü yer yer bozan metinlerle
ilerlediğini niye unutuyoruz?
Bazı büyük
yazarlar ilk bakışta fazlalıklı görünür, bazıları sivri, bazıları zor, bazıları
taşkın. İyi ki öyleler. Edebiyat steril bir laboratuvar diliyle büyümedi.
Yapay zekâ bir süre daha metin bolluğunu artırdıkça,
insan eli değmiş metin daha kıymetli hâle gelecek hiç şüpheniz olmasın. Bolluğun
ayırıcı niteliği öldürmeyip görünür kıldığına güvenelim yeter ki.
Pazara aynı kokuda binlerce domates indiğinde, tadı
olan domatesin değeri artar. Bugün dijital mecralarda bunu yaşıyoruz. Başlıklar
birbirine benziyor, açılışlar birbirine benziyor, vurucu son cümleler birbirine
benziyor. Herkes biraz “düşündürücü”, herkes biraz “çarpıcı”, herkes biraz
“samimi”. Böyle bir tarlada gerçekten bireysel bir ses kulak tırmalarcasına öne
çıkıyor. Kıymeti orada başlıyor.
Seslendirme tartışmaları bu yüzden önemlidir. Çünkü
mesele tek başına istihdam meselesi değil, yorum meselesi. Bir metni okumak,
onu seslendirmekten ibaret değildir. Nerede nefes alınacağı, kelimenin hangi
hecesine ince bir ağırlık konacağı, ironinin ne kadar açılacağı, acının ne
kadar bastırılacağı, alayın ne kadar geri çekileceği başlı başına yorumdur.
Metinde de aynı şey geçerli. Hazır yazılmış cümle, yazarlığın yorum katmanını
taşımazsa, geriye yalnızca düzgün bir yüzey kalır. İçerik evet, eser henüz yok.
Üstelik son dönemde AI modellerinin daha doğal, daha
nüanslı, insan işbirliğine daha uygun hâle geldiği de bizzat üreticileri
tarafından özellikle vurgulanmaktadır. GPT-4.5 tanıtımında doğal konuşma, nüans
kavrayışı ve insanla işbirliği kabiliyeti ön plana çıkarıldı. Bu da şu anlama
geliyor: Bundan sonra fark, salt akıcılıkta aranamayacak. Akıcılık ucuzlayacak.
Pürüzsüzlük sıradanlaşacak. Kolay okunan metin, tek başına üstünlük
sayılmayacak. Yazarın değeri, herkes akıcı olabildiği zaman ortaya çıkacak.
O hâlde soruyu yeniden sorabiliriz; Yapay zekâ metin
yazarken yazarın değeri nerede başlar? El cevap: Verinin bittiği, hayatın
başladığı yerde. Ortalama ifadenin bittiği, şahsi ritmin başladığı yerde. Cümle
kurmanın bittiği, bakışın başladığı yerde. Hızın bittiği, seçim yükünün
başladığı yerde. Bilginin bittiği, bedel ödemenin başladığı yerde.
İyi yazar, sadece ne söyleyeceğini bilen biri değil, neyi
söylemeye hakkı olduğunu da tartan kişidir. Hangi acıyı kullanmayacağını, hangi
sınıfsal yarayı süs yapmayacağını, hangi politik meseleyi kartpostal estetiğine
indirmeyeceğini, hangi duyguyu okur avcılığına çevirmeyeceğini de bilir. Yapay
zekâ bu tartıyı taklit edebilse de vicdanını taşıyamaz. Edebiyatın en çetin
bölgesi hâlâ burasıdır.
Galiba yazarlığın değeri hiç bu kadar berrak
görünmemişti. Uzun zaman boyunca çoğumuz yazarı cümle makinesi sanıp durduk.
Şimdi karşımızda cümle makinesi var. İyi ki var, yanılgıyı dağıttı. Meğer
yazarın değeri cümleyi üretmesinde değilmiş yalnızca; cümleye ömür, ağırlık,
risk, utanç, hafıza, ritim, mesafe, sezgi ve dünya görüşü yüklemesindeymiş.
Kısacası yazarın değeri, metni yazmasından ziyade metne insan olmanın payını
sokmasında başlıyor.
Ve herhâlde asıl mesele burada düğümleniyor: Makine
metin üretir. Yazar, anlamın sorumluluğunu alır. Bu sorumluluk devredilemediği
sürece edebiyat masasında insanın sandalyesi boş kalmayacak. Rahat olun…


Yorumlar
Yorum Gönder