Rıdvan Hatun’la Ankara Kitap Fuarında
tanışmıştım geçen yıl ve yeni çıkan Cehennemde İlâhi’sini satın alıp
imzalatmıştım. Türe meraklı olduğumu anlayınca Eylem Ata’yı önerdi. Şimdi daha
iyi anlıyorum ki hemşerilik de etken olmuş teklifinde ama iyi ki önermiş.
Ata’nın iki kitabını değerlendirmiş ve blogumda yayınlamıştım.
Rıdvan Hatun ilk kitabı Billur Örüntüler ile
sessiz ama dikkat çekici bir giriş yapmış ve 2023’te, 70. Sait Faik Hikâye
Armağanı ve 35. Haldun Taner Hikâye Ödülü kısa listelerinde yer almış ve Türk
hikâyeciliğine bu umut verici giriş, daha ilk adımda onun sıradan bir hikâye
anlatıcısı olmadığını gösterdi.
Hatun,
ilk kitaptan itibaren insanın içindeki kırılmaları izleyen; görünürde küçük,
içeride derin sarsıntılarla ilerleyen bir çizgiye yaslanıyordu, olaya değil. Üç
yıl aradan sonra, 2026’nın başında yayınladığı Cehennemde İlahi ise bu
çizgiyi daha yoğun, olgun ve bilinçli bir alana taşıyor.
Kitabın adı bile başlı başına bir gerilim kurmakta:
Cehennem ve ilahi. Biri karanlığı, çıkışın olmayışını, insanın dünyadaki
sıkışmasını; diğeriyse karanlığın içinden duyulmaya çalışılan sesi
çağrıştırıyor. Kitabı okuyup bitirdiğimde bu iki kelimenin birbirine karşı
değil, birbirine muhtaç olduğunu fark ettim. Çünkü Hatun’un dünyasında
ilahi olan şey gökten inmiyor, insanın kendi cehenneminin içinden yükseliyor.
Acıdan, eksiklikten, yalnızlıktan ve kırılganlıktan geçmeden o sese ulaşmak
mümkün görünmüyor.
Cehennemde İlahi’deki
hikâyeler büyük olayların, yüksek perdeli çatışmaların ve keskin mesajların
peşinde değil; insanın içinde sessizce büyüyen kırılmaları, eksilme duygusunu,
konuşulamayan yaraları ve gündelik hayatın içinde fark edilmeden açılan
boşlukları anlatıyor. Hikâyelerde dışarıdan bakınca küçük görünen hâller, bir
bekleyiş, yahut bir konuşma… karakterlerin ruh hâlini açan merkezî olaylara
dönüşüyor.
&&&
Rıdvan Hatun’un
hikâyelerindeki özgünlüğü, başlı başına anlatılmamış konular bulmasında görmemeliyiz.
Haddizatında yalnızlık, yabancılık, aile, ölüm, çocukluk, hafıza ve eksiklik
edebiyatımız için yeni meseleler değil ama yazar bu tanıdık meseleleri doğrudan
açıklamak yerine onların insanın gündelik davranışlarına nasıl sindiğini
gösteriyor. Yarım bırakılmış bir cümlede, bir bakışta, ya da yıllar sonra geri gelen
bir hatırada hikâyenin omurgasını kurar. Bu yüzden Cehennemde İlahi,
olaydan çok hâle; açıklamadan çok sezgiye; sesten çok sessizliğe yaslanır.
Hikâyelerdeki kişiler de bu dünyanın insanları,
çevremizdekiler; güçlü, kararlı, kendinden emin karakterlerden ziyade kırılgan,
tereddütlü, yerini bulamamış, çoğu zaman kendini bile tam olarak anlayamamış
insanlardır. Hayatla meydan kavgasına tutuşmazlar. Çokça beklerler, susarlar,
eksilirler, bazen yanlış zamanda konuşurlar, bazen hiç konuşamazlar. Bir eve,
ilişkiye, geçmişe, hatıraya, inanca yahut bir söze tutunmak isterler; fakat
tutundukları şey çoğu zaman onları taşımaz. Hikâyelerdeki yarım kalmışlık hissinin
müsebbibi de budur.
Eksik Hayatlar ve Sessiz Yaralar
Ev, aile ve çocukluk hikâyelerde güvenli alanlar
olarak görünmez. Ev her zaman sığınak olmadığı gibi aile de her zaman sıcaklık
üretmez. Keza, çocukluk her zaman masum bir hatıra olarak dönmez. Bazen insanı
bugüne bağlayan şey, aynı zamanda onun içini daraltan şeye dönüşür. Yakınlık
varsa da sıcaklık eksiktir.
Bu yönüyle Cehennemde İlahi modern insanın
yalnızlığını anlatsa da bu yalnızlık sıradan bir yalnızlık değildir. Hatun’un
anlattığı yalnızlık, insanın kendine bile tam olarak ulaşamaması şeklinde
görünür. Kişi etrafından da, kendi içindeki bütünlükten de uzaklaşmıştır. Neticede
asıl soru; ‘Ne oldu?’ dan çok ‘Bu insanın içinde ne kırıldı?’dır.
Kitabın önemli taraflarından birinin de meselelerini
açıkça anlatmak yerine sezdirmesi olduğunun altını bir kez daha çizeyim. Rıdvan
Hatun okurun elinden tutup onu sonuca götürmez, açıklamaz; işaret eder. Son
noktayı koymaz, boşluk bırakır. Bu tercih hikâyeleri kolay tüketilen metinler
olmaktan çıkarır; yazarın derdi yaşanan olayı gösterme yanında, o olayın
insanın içinde bıraktığı izi araştırmaktır çünkü.
Rıdvan Hatun’un
dili bu dünyaya uygun biçimde kurulmuştur. Gereksiz betimleme, süslü cümle,
duygusal taşkınlık ya da açıklayıcı fazlalık yoktur. Dil ekonomik, ölçülü ve
kontrollüdür. Ancak bu sadeliğin kolaylık olduğu anlaşılmamalıdır. Hatun’da
cümle sadeleşirken mânâ açığa çıkmaz; aksine çoğu zaman daha derine çekilir. Bu
bakımdan onun dili Raymond Carver’a özgü bir minimalizminden çok Ferit
Edgü, Bilge Karasu ve Vüs’at O. Bener çizgisindeki yoğun ve iç
gerilimi yüksek anlatı diline yakın bir dildir.
Üslûpta hissedilen lirizm ise ritimden gelir. Hatun
sürekli parlak imgeler kurmaktansa cümlelerin altında ince bir iç müzik
oluşturur. Özellikle yalnızlık, ölüm, kayıp ve yabancılık anlatılırken bu ritim
belirginleşir. Bazı hikâyelerde karakterlerden çok atmosferi hatırlamamızın
sebebi de budur. Klâsik hikâyede olay karakteri taşırken, Hatun’da çoğu zaman
atmosfer karakteri taşır.
Teknik açıdan bakıldığında kitabın en güçlü ve aynı
zamanda en tartışmalı tarafı burada zuhur eder. Hatun, hikâyeyi
başlangıç-gelişme-sonuç düzenine mahkûm etmez. Zaman yer yer kırılır, anlatı
parçalanır, dış gerçeklikle iç gerçeklik birbirine karışır. Bazı hikâyelerde
bilinç akışına yaklaşan geçişler görülür. Bazılarında anlatıcıyla karakter
arasındaki mesafe daralır. Tüm bunlar biçimsel bir oyundan ibaret sanılmamalıdır.
Notos’un 107. sayısında yayımlanan söyleşisinde Semih Gümüş’e
söylediği gibi mesele deneysel görünmekten çok, hikâyenin kendi biçimini
bulmasıdır. Bundan mütevellit biçim metnin önüne geçmez, hikâyenin ruhunu
taşıyan araç hâline gelir.
Bununla birlikte eleştirel bir not düşmem icap eder. Cehennemde
İlahi’nin kolay okunan bir kitap olmayışının nedeni dilin ağır olmasından
ziyade, yazarın okurdan aktif katılım beklemesidir. Nitekim dikkatli okur bu
tercihin metni zenginleştirdiğini hissedecektir. Bundan bir sorun yok amma
velâkin bazı hikâyelerde kapalılık okurla metin arasındaki mesafeyi gereğinden
fazla açmıyor değil. En başarılı hikâyelerde kapalılık anlamı çoğaltırken, daha
zayıf kalan bölümlerde iletişimi zorlaştırıyor. Yani, hikâyelerinin aynı güçte
olmadığını görüyoruz son tahlilde.
&&&
Türk hikâyesi içinde Rıdvan Hatun’u durum,
atmosfer, iç ses ve bilinç kırılması üzerinden ilerleyen modern hikâye alanına
tabi kılabiliriz. Sait Faik’ten gelen insana eğilme hassasiyetini, Ferit
Edgü ve Bilge Karasu’daki yoğunluk ve kapalılık duygusunu, Vüs’at
O. Bener’deki iç gerilimi, Sevim Burak ve Leylâ Erbil’deki
dil cesaretini hatırlatan bir yerde durur. Bunların hiçbirinin devamı gibi
görünmediği şerhini de düşeyim yeri gelmişken. Daha çok kendi sesini arayan,
hikâyeyi olaydan çok iz, karakterden çok hâl ve sonuçtan çok yankı üzerinden
kuran bir yazarla karşı karşıyayız.
Modern Batı hikâyesiyle ilişki kurmak gerekirse, Hatun’un
metinlerinde Kafka’dan gelen açıklanamayan sıkışma hissi, Beckett’i
hatırlatan varoluşsal bekleyiş, Thomas Bernhard çizgisinde görülen
zihinsel dolaşım ve iç konuşma imkânları sezilebilir. Bunlar doğrudan etkilenmeden,
benzer insanlık hâllerinin farklı coğrafyalardaki yankıları olarak tezahür
eder.
Rıdvan Hatun’un
coğrafyayla kurduğu ilişki de dikkat çekicidir. Hatun’un geldiği
kültürel çevre (Diyarbakır doğumlu) düşünüldüğünde daha belirgin bir
yerellik beklenebilir. Oysa hikâyelerde doğrudan yerel bir hikâyecilik anlayışı
yoktur. Coğrafya ön plana çıkmasa da insanın içinde taşınan bir hafıza katmanı
olarak varlığını sürdürür. Sonuç olarak bu tercih kitabın daha geniş bir
insanlık hâlinin hikâyesine dönüşmesini sağlar.
Aslında Cehennemde İlahi’ ye dair sorulması zaruri
temel soru, bu hikâyelerin neden okurun zihninde kaldığı üzerinedir. Cevabı, kitaptaki
hikâye hasılası okunup bitirildiğinde akılda kalan çoğu zaman olaylar değil, bir
bakış, yarım bırakılmış bir cümle, unutulamayan bir sessizlik ya da insanın
içinden çıkamadığı bir duygudur. Hatun’un başarısı da hikâyeyi yalnızca
anlatılan bir şey olmaktan çıkarıp hissedilen bir şeye dönüştürmeye çalışmasıdır.
Hasılı ve’l-kelâm; Cehennemde İlahi, sadece
yedi hikâyeden ibaret değildir; insanın dünyayla, başkalarıyla ve kendisiyle
kurduğu ilişkinin kırılganlığı üzerine düşünmeye çağıran bütünlüklü bir edebî
dünyadır. İlk kitabı Billur Örüntüler’de hissedilen potansiyel, burada
daha belirgin bir hikâye anlayışına dönüşmüş görünüyor.




Yorumlar
Yorum Gönder