Yazdıklarımın pek çoğunu, hangi tarafta olursa olsun
süreli yayınların hiçbirinin yayımlamayacağını düşündüğümden, eleştiri
yazılarımın önemli bir kısmını blogumda ( https://yaozdemirledusunceyesaygi.blogspot.com/)
, sosyal medya hesaplarımda, hazırladığım Tecessüs sayfalarında ve
Pusula gazetesinin internet sitesinde ( www.pusulahaber.com.tr/yusuf-alpaslan-ozdemir-163y.htm)
yayımlıyorum.
Tutkunu, sıkı takipçisi olduğum dergilere dair eleştirel notlarımı birkaç yıl önce nitelikli ve kadim dergilerimizden Türk Edebiyatı dergisinde "Eleştiri Notları" başlığı altında her sayıda yayımlamaya başlamıştım. Bu yazıları kaleme alırken derginin yayın ilkelerine ve çizgisine riayet etmeye özen gösteriyordum. Fakat bir müddet sonra yazılarım, derginin kaptan köşkünde bulunan bazı kıymetli isimlere ağır gelmeye başladı. Özellikle Necip Tosun'a dair değerlendirmelerimin fazla bulunduğu kanaatindeydiler zannediyorum. Oysa ortada şahsî bir sataşma yoktu; zaten neden olsun?
Ekonomik ve toplumsal sorunlarla boğuşan ülkemizde
kültür sanata, edebiyata, okumaya ve yazmaya gönül vermenin; üstelik bunu çoğu
zaman maddî bir karşılık beklemeden yapmanın takdire şayan bir tercih olduğunun
ziyadesiyle farkındayım. Hâl böyleyken bu müstesna çabayı eleştirmenin yanlış
olduğunu düşünenler elbette olacaktır. Ben de bunu anlayabiliyorum. Fakat
zamanla şu hakikati idrak ettim: Zaman en büyük hazinemizdir.
Akıp giden ömre sığdırabileceklerimiz de
sığdırdıklarımız da sınırlıdır. Yayınlanan her şeyi okumak ise kabul edersiniz
ki imkânsızdır. Bu noktada doğru seçimler devreye girer. Neyi, nasıl, ne zaman
ve hangi şartlarda okuyacağımız; okuduklarımızın hayatımıza ne katacağı her
zamankinden daha hayatî hâle gelir. Bugün sıradan okur da sıkı okur da
yetişememe telaşı içindedir. Bu sebeple güven duyduğumuz isimlerin tespitleri
ve teklifleri büyük bir sorumluluk taşır. Ne ki itimat ettiğimiz isimler bile
bazen, kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman da bile isteye, tahmin
edemeyeceğimiz yanlışların yaygınlaşmasına sebep olabiliyor.
Bunu somut bir örnekle anlatayım.
Diyelim ki iyi bir okursunuz, aynı zamanda
öğretmensiniz. Yahya Kemal'in, Yakup Kadri'nin, Nâzım Hikmet'in, Memet Fuat'ın,
Mehmet Kaplan'ın, Orhan Okay'ın, Beşir Ayvazoğlu'nun Ahmed Haşim hakkında
yazdıklarını okudunuz. Fakat Haşim'in kendi metinlerini, yakınlarının
şahitliklerini, döneminde çıkan yazıları ve haberleri ikinci plâna iterek
sadece bu değerlendirmeleri esas aldınız. Böyle yaptığınızda başta Yakup
Kadri'nin ve başkalarının ortaya attığı; "Arap Haşim", "Türkçe
bilmezdi", "memleket meselelerine duyarsızdı", "Arap
oluşundan ve çirkin olduğunu düşündüğü yüzünden aşağılık kompleksi
taşıyordu" gibi hükümleri de farkında olmadan tekrar etmeye başlarsınız.
Bir süre sonra bu yanlışlar, tekrar edile edile neredeyse tartışılmaz doğrulara
dönüşür. Böylece büyük bir vebalin altına girilmiş olur.
Allah'a şükür ki Osman Özbahçe gibi isimler çıktı da
belgeleri ortaya koyarak doğru sanılan yanlışları düzeltiyor, yerleştirilmeye
çalışılan kanaatlerin kökenini cesaretle ifşa ediyor. Peki Özbahçe bu müşküle
girmeseydi ne olacaktı? Edebiyat tarihimizin bu yalanları tekrar edilmeye devam
etmeyecek miydi?
Buradan hareketle şu soruyu sormak zorundayım: Çok
sevdiğimiz Yahya Kemal'in, Peyami Safa'nın, Mehmet Kaplan'ın, Beşir
Ayvazoğlu’nun… yazdıklarına hiçbir şerh düşmeden, yalnızca övgü merkezli bir
üslûpla yaklaşan tanıtım, değerlendirme ve eleştiri yazıları bu vebale ortak
olmuyor mu?
Evet, kabul ediyorum; saydığım isimlerin her biri Türk
edebiyatı için kıymetlidir. Katkılarını saygıyla anıyoruz. Fakat onların
kıymeti, yanlışlarını konuşmaya engel değildir. Günümüz edebiyat eleştirisi,
değerlendirmesi ve tanıtımı adı altında önümüze konulan nice metne itirazım da bundan
kaynaklanıyor. Daha doğrusu bunların neredeyse millî bir spor hâline gelmesine
itiraz ediyorum.
Mesela yıllardır "hediye yayın" meselesine
karşı çıkıyorum ve bunun terk edilmesi gerektiğini söylüyorum. İlk bakışta şu
soru sorulabilir: Hediye edilen bir kitaba ya da dergiye neden itiraz edeyim?
Parası benden çıkmıyor; veren de razı, alan da razı. Öyleyse bana ne?
Mesele bu kadar basit ve sanıldığı gibi değil…
Eleştiri yazarı yahut kitap tanıtıcısı, düzenli olarak
kendisine gönderilen yayınların devam etmesini arzuluyorsa, elindeki çalışmanın
artılarını ve eksilerini gerçekten objektif biçimde ortaya koyabilir mi? Ben
bunun son derece güç olduğuna inanıyorum. Bunun bedelini ise sadece okur
ödemez. Yazıya güvenerek kitabı satın alan okur da zarar görür; kusurlarını
öğrenemediği için kendini geliştirme imkânı bulamayan yazar da. Neticede
kaybeden edebiyatın kendisi olur. Elinizi vicdanınıza koyup düşünün: Buna
gerçekten değiyor mu?
Gücüm yettiğince, birçok şeyden feragat ederek geniş
bir yelpazede dergileri ve kitapları takip etmeye çalışıyorum. İstisnalar
elbette var; fakat büyük çoğunluğunda gördüğüm manzara aynı: Bitmek bilmeyen
bir övgü yarışı.
Bu yarışta çok sayıda yayınını iyi niyetle dağıtan,
duyurmaya ve tanıtmaya gayret eden köklü kurumlarımızdan Hece de var;
başkaları da. Burada niyetleri sorgulamıyorum. Niyetlerinin hâlis olduğuna
inanıyorum. Fakat iyi niyet her zaman iyi sonuç doğurmuyor. Bu uygulamanın
edebiyat ortamına verdiği zarar, çoğu zaman sanıldığından daha büyük.
Bir itirazım da dergi tanıtımlarına…
Dergiden birkaç yazı seçiliyor, birkaç cümle iktibas
ediliyor, ardından "dergi değerlendirmesi" diye sunuluyor. Oysa
yazarın beklediği şey sadece övülmek değildir ki! Yazdığı metnin güçlü ve zayıf
taraflarını görmek ister. Eleştiriden rahatsız olan bir yazarın edebiyattan
beklentisi zaten başkadır.
Bugün birçok çalışma göklere çıkarılıyor. Okur da
merak ediyor, yazar da:
"Bu kişi her ay farklı dergilerde,
farklı türlerde yazıyor. Hiç mi kusur görmüyor? Hiç mi eksik yok (gördüklerinde,
tanıttıklarında)?"
Oysa eksikleri söylenecek ki farkına varsın; farkına
varacak ki düzeltsin; düzeltecek ki sanatını ileri taşısın. Hepimiz biliyoruz
ki hiçbir yazar kendi eserini hakkıyla değerlendiremez. Bunun için eleştirmen
vardır. Fakat eleştirmen de ahbaplık ilişkileri içinde yalnızca övgü üretmeye
başlayınca, ortaya konan eserlerin elinden tutulacak hiçbir mecra kalmıyor.
Sonra dönüp şu soruları sormaya başlıyoruz:
"Dergide bu yazı neden yayımlandı? Bu
yazar bunu neden yazdı? Bu eleştirmen bunu neden övdü?"
Kimsenin eline hiçbir şey geçmiyor.
Böyle bir ortamda da yıllarca aynı yakınmaları tekrar
edip duruyoruz:
"Eleştirmenimiz yok."
"Okuyanımız yok."
"Okuduğunu düşünenimiz yok."
"Eskinin yol gösterici hocaları yok."
Oysa biraz dönüp aynaya bakmak gerek.
Benim derdim tam olarak bunlar.
Yoksa her ay Ankara'ya gittiğimde Ömer Faruk
Ergezen'den veya başka şehirlerdeki yayıncı tanıdıklardan ücretsiz yayın alma
imkânından kendimi niçin mahrum bırakayım? Neden birçok kalemin tepkisini göze
alayım, aramı bozayım?
Dahası da var.
Eserlerini eleştirdiğim bazı kişiler, yayınlanan kitap
sayılarıyla, geniş çevreleriyle, akademik unvanlarıyla övünürken bana dönüp:
"Senin neyin var? Bunlardan hangisi
sende var?"
diye soruyor; ardından da beni kıskançlıkla, sataşarak
isim yapmaya çalışmakla veya dikkat çekme çabası içinde olmakla itham
ediyorlar.
Oysa ne beni tanıyorlar ne de anlamaya çalışıyorlar.
Keşke bir an olsun fildişi kulelerinden aşağıya
inebilseler.
İsteyen istediğini düşünebilir.
Ben hiçbir zaman "Kimsenin söyleyemediğini ben
söyledim." demedim; demem de.
Dediğim yalnızca şudur:
Kimse babamızın oğlu değildir.
Zaman en kıymetli hazinemizdir.
Bu hazineyi yanlış yönlendirmelerle heba edenlere
karşı da, edep ve saygı sınırlarını aşmadan söz söylemek gerekir.
Araştırmadan hiçbir hükmü doğru kabul etmemeli;
yazılanlar hakkında yazılanları değil, mümkün olduğunca kaynağını ve dönemin
şahitliklerini araştırmalıyız.
Hiç kimseyi hatasız ve kusursuz görmemeliyiz.
İnsan beşerdir; şaşar da yanılır da.
Beşir Ayvazoğlu da, Mehmet Kaplan da, Yahya Kemal de,
Peyami Safa da, Orhan Okay da Türk edebiyatına büyük katkılar sunmuş kıymetli
isimlerdir. Fakat bu gerçek, onların yanlışlarını konuşmaya engel değildir.
Edebiyat dünyasında kıskançlık da vardır, narsizm de;
fildişi kuleler de.
Bu veçheyle en büyük gücümüz bilgidir.
Bilgiyi esas alalım ki ne kendimiz yanılalım ne de
yıllarca başkalarını yanıltalım.
Bir Osman Özbahçe, bir Celâl Fedai, bir Enis Akın,
kısmen de Yücel Kayıran ve adı şu an aklıma gelmeyen birkaç kıymetli isim...
Bunlardan neden sık sık bahsediyorum, neden yazılarımda atıfta bulunuyorum?
Hangisinden ne menfaatim var? Kara kaşlarına, kara gözlerine mi müptelâyım?
Elbette hayır.
Konuyu uzatmayayım. Yukarıda Osman Özbahçe'nin Ahmed
Haşim üzerine yaptığı düzeltmelerden söz ettim. Bir örnek daha vereyim.
Celâl Fedai'nin şu paylaşımı zihnime kazınmıştır:
"Güray Süngü, Aykut Ertuğrul, Emin Gürdamur ve
şürekâsı... Bu zihne ödüllerini bahşeden, şemsiye olan Cemal Şakar ve Necip
Tosun olmasa böyle olmazlardı. Yazık. Güldür Güldür skeçleri yazdıklarınızdan
daha manalı. Ömer Seyfettin'den gelen hikâyemizi el ele lağvettiniz. Ödülünüz
bu."
Bu paylaşımı doğru ya da yanlış bulabilirsiniz. Benim
dikkat çekmek istediğim başka bir husus var.
Aramızda eli kalem tutan, sözü dinlenen, itibarlı kaç
kişi; hikâyeden şiire, romandan denemeye kadar edebiyatımızın temel
meselelerine dair bu açıklıkta, bu cesarette, gerekçelerini ortaya koyarak
konuşabiliyor?
Meselâ Necip Tosun'un hikâyelerini ele alalım.
Hikâyelerindeki soğukluğu, araştırmacı tavrının metne fazlasıyla sirayet
etmesini, bunun okurla kurduğu bağı zayıflatmasını, genç hikâyeciler üzerinde
belirli bir anlayışı neredeyse tek geçerli yol gibi hissettirmesini, kimi isim
ve eser tercihlerinin belli hesaplar çerçevesinde şekillendiğini düşündüğümüzü,
kendi mahallesine karşı daha mesafeli dururken karşı mahalleye daha müsamahalı
davrandığını, hikâye türüne ise yeni bir istikamet kazandırmaktan ziyade mevcut
çizginin taşıyıcılığını yaptığını söyleyebilen kaç eleştirmen var?
Bütün bunlar elbette tartışılabilir.
Benim itirazım, bunların hiç söylenmemesine,
tartışılamamasına. Böyle olduğu içindir ki Necip Tosun son söyleşisinde
projelerinden bahsederken çıkacak yeni hikâye kitabından da gururla bahsediyor,
iyi hikâyeler yazdığını sanıyor. Ona kimse bir şey söylemedi çünkü. Hadi
gençleri geçiyorum, yeni kitapları çıkmış, tanınmaları bahsedilmeleri gerek,
yolun başında çıban başı olmak istemiyorlar. Ya afilli büyüklerimize, duayen
hikâye muktedirlerimize (!) ne demeli?
Gayret de, titizlik de kıymetlidir. Fakat bunların
eleştiriden muaf tutulması doğru değildir.
Şiire bakalım.
Geleneği bütünüyle reddederek kendilerince yeni bir
şiir kurduklarını iddia eden; Batı'dan, özellikle Almanya'dan aldıklarını kendi
şiirimizin imkânlarıyla yeterince hesaplaşmadan aktaran; her toplumun kendi
tarihî, kültürel ve estetik birikimi olduğunu göz ardı eden; şiirin biçim ve
ses dünyasını anlamsız görseller ve dağınık dizelerle ikame etmeye çalışan;
eleştiri karşısında izah yerine saldırıyı tercih eden; kendilerine en küçük bir
kusur kondurmayan çevreleri de konuşabilmeliyiz.
Bir şaire, "Akılda kalan bir mısranızı söyler
misiniz?"
diye sorduğunuzda cevap veremiyorsa, burada üzerinde
durulması gereken bir mesele vardır.
Yeni olmak elbette kıymetlidir.
Fakat yeni, eskiyi yok sayarak değil; onun üzerine
yeni bir kat çıkabildiği ölçüde kalıcı olur. Dışarıdan alınan her şeyi farklı
görünmek adına üzerimize boca etmek yerine, kendi geleneğimizle hesaplaşan,
mütevazı, müsamahalı ve sahici bir yenilik çok daha değerlidir. Çeteleşme
başladığı yerde ise yapılan güzel işler bile görünmez hâle gelir.
Ömer Lekesiz’in 14,16, 18 Temmuz tarihli art arda
yayımlanan Yeni Şafak’taki üç yazısını dikkatle okuyun isterim bu minvalde.
Romanımıza da, hikâyemize de aynı gözle bakıyorum.
Ortada gerçek anlamda bir gelişmeden çok yığılma var.
Bir mahalle kendi kahramanlarını kusursuzlaştırıyor;
diğer mahalle seküler ve hazcı hayat tarzını edebiyatın tek meşru zemini gibi
sunuyor.
Haddizatında asıl meseleler bunlar değil.
Toplumumuzu bütün renkleriyle anlatabilecek nice
zenginlik dururken, roman ve hikâyemizin temel kurgu meseleleri ikinci plana
itiliyor; anlatının yerini rutinler, gösterinin yerini tekrarlar alıyor.
Bugün en küçük bir övgüde sizden iyisi yok.
Fakat aynı metne iyi niyetle yapılmış küçük bir
itirazda, bir anda en kötü kişi oluveriyorsunuz.
Bana göre günümüz edebiyat ortamının en büyük
açmazlarından biri budur.
Çağın ürettiği kibirli insan tipini eleştiriyoruz;
fakat aynı hastalık, ne yazık ki edebiyat çevrelerinde de giderek yaygınlaşıyor,
bu uzun zamandır böyle yazık ki. Burnundan kıl aldırmayan, eleştiriyi şahsına
yapılmış saldırı sayan, en küçük itirazı düşmanlık gören bir anlayışın
edebiyata kazandırabileceği hiçbir şey yoktur.
Magazine girmeyeceğinden emin olmasam vereceğim canlı örnek
çok.
Şimdilik bunlarla iktifa edeyim.
Hasılı...
Övgüyle hakikatin üzerini örterek, yanlışları bilerek
görmezden gelerek, eleştiriyi dostluğu bozacak bir davranış gibi göstererek ne
yazara iyilik etmiş oluruz ne de okura.
Asıl iyilik, gerektiğinde "Burada eksik
var.", "Burada yanlış var.", "Burada daha iyisi
yapılabilir." diyebilmektir.
Çünkü gerçek eleştiri yıkmak için değil, inşa etmek
içindir.
Benim bütün derdim de bundan ibarettir.
Kimseyi küçültmek, itibarsızlaştırmak veya hesap
görmek değil...
Edebiyatımızın daha sahici, cesur ve daha güvenilir
bir iklim kazanmasına, imkânım ölçüsünde küçük de olsa bir katkı sunabilmek.
Zaman en kıymetli hazinemizdir.
O zamanı hak etmeyen övgülerle değil; hakikate
yaklaşmamızı sağlayacak dürüst, araştırılmış ve vicdanlı eleştirilerle
değerlendirebilirsek, kazanan yalnızca yazarlar ya da eleştirmenler değil, Türk
edebiyatının kendisi olacaktır.







Yorumlar
Yorum Gönder