Kimi kitapların büyük cümleler kurarak etkileyici olmaya
çalıştığını görürüz, bazılarıysa sessizce içimize sızar; okuyup bitirdiğimizde
zihnimizde yarım kalmış hayatlar dönmeye devam eder. Eylem Ata’nın “Uzak
Değil” ikinci gruptaki eserlerden biri. Kitap, adından başlayarak güçlü bir
çağrışım kurar: Yaşadığımız acılar, kayıplar, kırgınlıklar, yalnızlıklar,
toplumsal yaralar aslında bize uzak değil. Başkasının hayatı gibi görünen
şeylerin içinde kendi insanlığımızdan parçalar bulunur.
Kitabın sayfalarını çevirmeye geçmeden yazarı daha yakından
tanımakta yarar var. Eylem Ata Güleç,
edebiyat dünyasında son kitaplarında Eylem Ata adını kullanan çağdaş
Türk hikâyecilerindendir. 1981 Diyarbakır doğumlu. Dicle Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Kimya Öğretmenliği Bölümünde öğrenim gördü.
Yazarlığının merkezinde Diyarbakır’ın toplumsal
hafızası, doksanlı yılların bıraktığı yaralar, çatışma ve şiddetin gündelik
hayata sızması yer alır. Bu büyük tarihsel meseleleri doğrudan siyasal
söyleme dönüştürmek yerine kadınların, çocukların, yaşlıların, yoksulların ve
kentte tutunmaya çalışan insanların küçük hayatları üzerinden anlatır. Kendisi
yazmayı, kişisel ve toplumsal travmalarla baş etme, düşünme ve hatırlatma
biçimi olarak tanımlar.
Ata’nın sanatını belirleyen temel nitelik, toplumsal
gerçeklikle insanın iç dünyasını aynı anlatı içinde buluşturmasıdır.
Şiddetin kendisinden çok geride bıraktığı sessizliği; evlere, aile
ilişkilerine, çocukluk hafızasına ve gündelik eşyalara sinen tortuyu anlatır.
Mekân, eşya, hayvan ve doğa imgelerini dekor olarak kullanmaz; bunları
karakterlerin korkularını, yaslarını ve direnme biçimlerini görünür kılan
anlatı unsurlarına dönüştürür. Dili sade ve somut ayrıntılara dayalı; simge,
soyutlama ve yer yer ironiyle derinleşen yazarın dört kitabı yayınlandı: Boşlukta
Büyüyen-2016, Uzak Değil-2021, Yanımda Kal-2024, Ejderha
Çığlığı-2026.
Yazımın ana mevzuu ilk kitabı ‘Uzak Değil’,
6. Antalya Edebiyat Günleri’nde Yılın En İyi Hikâye Kitabı Ödülü’ne
değer görülmüş. İkinci kitabı ‘Yanımda Kal’, insanı ömür boyu
biçimlendiren aile ve yakınlık bağlarına; insanların yaralanarak, düşerek,
birbirlerine tutunarak sürdürdükleri hayata yönelir. 2026’da yayımlanan Ejderha
Çığlığı ise önceki kitaplarla tematik bağını korurken yazgının akışındaki
sapmalara, çaresizlik karşısında direnen ve hatırlayan insanlara odaklanır.
‘Uzak Değil’de Ata, büyük olayların gürültüsüne yaslanmadan
küçük hayatların içindeki büyük kırılmaları anlatıyor. Bir evin içindeki
sessizlik, bir çocuğun bakışı, yaşlı bir insanın unutulmuşluğu, aile
ilişkilerindeki çatlaklar, geçmişin insan üzerinde bıraktığı izler, toplumsal travmalar
kitabın temel damarlarını oluşturuyor. Ata’nın hikâyelerinde hayat çoğu zaman
tamamlanmış bir bütün olarak karşımıza çıkmıyor; yarım kalmış konuşmalar,
söylenememiş sözler, içe atılmış acılar ve insanın kendisiyle yaptığı
hesaplaşmalar üzerinden ilerliyor: "Tabanlarımı kesen taşlığı geçip
balıkçıda yürüyorum. Nehrin akışı iyice hızlandı, bulanık yeşil su kapkara
görünüyor... Güneş kıyıdaki renkli çakıl taşlarının üstünden çekildi... Yirmi
iki yıldır yatak bir kadına ulaştığım evime bakıyorum... Çocukların yokluğunu
fırsat bilip ağaç akın eden serçeler en içten ezgileriyle katılıyorlar
uğurlamaya. Geriye ikililerin ayak izleri kalıyor sadece." (s.84)
“Uzak Değil”in dikkat çekici taraflarından biri,
yazarın insanı tek bir sıfatla açıklamaktan kaçınmasıdır. Kişiler çoğu zaman
iyi veya kötü diye ayrılmaz. Her insanın içinde taşıdığı çelişkiler, korkular,
pişmanlıklar, arzular ve çaresizlikler görünür hâle gelir. Bu yaklaşım,
hikâyeleri basit bir toplumsal mesaj verme çabasından uzaklaştırır. Çünkü
gerçek hayat da böyledir; insanlar yaptıkları hatalarla, sustukları şeylerle,
sakladıkları yaralarla birlikte vardır: "Benim havalı bulunmam onun
düşündüklerine karar verdiriyordu. İnsanların kendini öznel biri olduğunu
düşünmesinden rahatsız oluyordu. Kendisini yaşadığı ve onu daha çok çileden
çıkarıyordu. Öyle olmadığını ispatlamaya uğraşıyordu." (s.69)
Küçük
Hayatlardan Büyük Yaralara Açılan Kapılar
“Uzak Değil”de Eylem Ata’nın asıl ilgisi insanın dış
dünyadan çok iç dünyasında yoğunlaşıyor. Hikâyelerde olay çoğu zaman merkezde
değildir; olayın insan ruhunda meydana getirdiği dalga önemlidir. Bir telefon
konuşması, bir karşılaşma, geçmişten gelen bir haber, sıradan görünen bir eşya
ya da unutulmuş bir anı, kişilerin içindeki büyük boşlukları açığa çıkarır.
Bu yönüyle kitap, modern hikâyeciliğin önemli
özelliklerinden birini taşıyor: Hayatın görünmeyen tarafını anlatma çabası.
Çünkü insan hayatını değiştiren şeyler her zaman büyük olaylar değildir.: "Meltem
kutunun başında uzun süre kaldı. Kendi odasından dışarı ancak geç vakitte
çıkabildi. Uyudu. Rüyasında yürüyüş yaptığı parkta annelerini kaybetmiş bir
ördek yavrusu gördü. Şimdi ne olacaktı? Ördek yavruları annelerini arıyorlardı.
Onların annesiz kalmaya gönlü razı olmadı. Yorulan yavrulara sigınmışlardı.
Sarı siyah kocaman kutuyu açtı. Ortalarına girdi." (s.73)
Bazen yıllar önce söylenmiş bir cümle, çocuklukta yaşanmış
bir kırgınlık veya kimsenin önemsemediği küçük bir ayrıntı insanın bütün
geleceğini belirleyebilir.
Özellikle “Rüzgâr Eserse”, “Viyan”, “Yavrular”, “Uğurlama”
gibi hikâyelerde bu içe dönük kırılmalar belirginleşir. Ata, kişilerin yaşadığı
acıları doğrudan açıklamak yerine ayrıntılar üzerinden sezdirir. Bir bakış, bir
hareket, bir suskunluk çoğu zaman uzun açıklamalardan daha etkili olur. Bu
tercihin hikâyelerin duygusal etkisini artırdığına şahitlik oluruz. Çünkü okur,
hazır bir duyguya yönlendirilmez; anlatılan hayatın boşluklarını kendi
deneyimleriyle doldurur.
Eylem
Ata’nın Dünyasında Çocuklar, Kadınlar ve Kenarda Kalanlar
Kitabın önemli tercihlerinden bir diğeri, toplumun görünmez
hâle getirdiği insanlara yönelmesidir. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yalnız
yaşayanlar, hayatın kenarında kalmış kişiler hikâyelerde güçlü bir şekilde yer
bulur.
Ata’nın çocukları anlatırken çocukları sadece masumiyet
sembolü olarak kullanmamasının dikkat çeken bir tarafı vardır. Çocukların
yetişkinlerin yaralarını nasıl taşıdığını gösterir. Büyüklerin kararları,
öfkeleri, ihmalleri ve suskunlukları çocukların dünyasında derin izler bırakır:
"Babam yine bilgisayarın başındaydı. Annem hiçbir şey söylemiyordu.
Evde herkes susuyordu. Ben de odama geçip ödev yapıyormuş gibi
davranıyordum." (s.52-53)
Bu noktada yazarın hassas gözlem gücü ortaya çıkar.
Çocukların dünyasına dışarıdan bakan bir yetişkin gibi yaklaşmaz; onların
korkularını, anlam veremedikleri durumlar karşısındaki şaşkınlıklarını, küçük
mutluluklarını ve büyük yalnızlıklarını içeriden yakalamaya çalışır.
Kadın karakterlerde de benzer yaklaşımı görürüz. Kadınlar
çoğu zaman sadece yaşadıkları mağduriyet üzerinden anlatılmaz. Onların direnme
biçimleri, hayata tutunma çabaları, iç hesaplaşmaları ve sessiz mücadeleleri
öne çıkar. Misal;‘Viyan’ adlı hikâyede Viyan karakteri de yalnızca yaşadığı
sıkıntılarla tanımlanmaz. Serdar'ın bakışı üzerinden onun; kendi kararlarını
vermesi, ilişkiyi sorgulaması, duygusal baskıya rağmen kendi duruşunu koruması hikâyenin
önemli eksenlerindendir. Yani kadın karakter, mağduriyetin nesnesi olmaktan çıkarak
kendi iradesi ve sessiz direnciyle var olur.
Toplumsal
Gerçeklik ile Bireysel Acı Arasında
Eylem Ata’nın hikâyelerinde toplumsal meseleler önemli yer
tutar. Şiddet, aile içi çatışmalar, ekonomik sıkıntılar, göç, yalnızlık,
yabancılaşma gibi konular metinlerin arka planında hissedilir. Ancak yazarın
asıl başarısı, bu meseleleri kuru bir toplumsal eleştiri metnine dönüştürmemesidir.
Çünkü iyi hikâye, sadece bir sorunu göstermekle yetinmez; o sorunun insan
üzerindeki etkisini anlatır. “Uzak Değil” bu noktada çoğu zaman başarılıdır.
Yazar, toplumsal yaralara bakarken insanı kaybetmez. Bir problemi anlatırken
karakterlerin ruh dünyasını geri plana itmez. Bu da kitabın etkisini artırır.
Bununla birlikte bazı hikâyelerde toplumsal duyarlılığın
zaman zaman anlatının önüne geçtiği hissedilebilir. Bazı bölümlerde yazarın
vermek istediği düşünce, karakterlerin doğal akışından biraz daha belirgin hâle
gelir. Hikâyenin gücü, okurun kendisinin fark ettiği yerde artar. Yazarın bazı
anlarda daha fazla geri çekilmesi, anlamı okura bırakması metinleri daha da
güçlü kılabilirdi.
Kitabın en başarılı tarafı sezdirme gücüdür. Buna rağmen
özellikle "Sayaç" gibi birkaç hikâyede toplumsal duyarlılık kimi
anlarda anlatının önüne geçer. Karakterlerin yaşayarak gösterdiği hakikat, yer
yer anlatının söylemek istediği düşünceyle desteklenir. Oysa Eylem Ata'nın
güçlü olduğu alan tam da ilk tercihtir. Daha fazla susan, daha fazla gösteren
bir anlatım, okurun metne katılımını artıracak, hikâyelerin etkisini daha
kalıcı hâle getirecektir.
Dil: Sade
Görünen, Ayrıntılarla Derinleşen Bir Anlatım
Eylem Ata’nın dili gösterişli bir dil değildir. Büyük
benzetmeler, ağır ifadeler veya yapay bir edebî gösteri peşinde değildir. Daha
çok hayatın kendi sesine yakın durmaya çalışır.
Bu sadeliğin içinde güçlü ayrıntılar bulunur. Bir evin
eşyası, sokak görüntüsü, insanın küçük bir alışkanlığı, bir bakış veya bir
sessizlik, anlatının taşıyıcı unsurlarına dönüşür.
Hikâyelerde mekân çoğu zaman dekor olarak kullanılmaz.
Evler, odalar, sokaklar ve şehirler insanların ruh hâllerinin uzantısıdır.
Kapalı alanlar sıkışmışlığı, eski eşyalar geçmişin ağırlığını, boşluklar ise
kayıpları temsil eder.
Yazarın ayrıntı seçme konusunda dikkatli olduğu görülür. Her
ayrıntı sembolik bir anlam taşımaz; bu da metinlerin doğal kalmasını sağlar.
Bazı genç kalemlerde görülen her cümleyi anlam yükleme çabası burada daha
kontrollüdür.
Hikâyelerin
Birbirine Bakan Yüzleri
“Uzak Değil” on iki hikâyeden mürekkep. İlk bakışta
birbirinden bağımsız görünen metinler, ortak bir duygu dünyasında birleşiyor.
Bu ortaklık olaylarda değil, insan bakışında ortaya çıkıyor.
Kitabın tamamında bir kayıp hissi dolaşıyor. İnsanların
birbirinden uzaklaşması, geçmişle bugünün arasındaki mesafe, söylenmeyen
sözlerin ağırlığı, unutulamayan anılar sürekli tekrar eden izleklerdir.
Bu anlamda kitap tek tek hikâyelerden oluşan bir toplam
olmaktan çıkar; ortak bir ruh hâli meydana getirir. Okur farklı karakterlerle
karşılaşsa da benzer bir insanlık hâlinin çevresinde dolaşır.
Güçlü
Tarafları ve Sınırları
“Uzak Değil”in güçlü tarafı, insanı gözden kaçırmayan
yaklaşımıdır. Yazar, hayatın kenarında duran kişilere dikkatle bakar. Büyük
olaylardan çok küçük kırılmaları anlatır. Duyguyu zorlamadan kurmaya çalışır.
Kitabın bir başka başarısı, merhametli bir bakışa sahip
olmasıdır. Karakterleri yargılamaz, onların neden öyle davrandığını anlamaya
çalışır. Bu yaklaşım hikâyelere insanî bir derinlik kazandırır.
Bunun yanında bazı hikâyelerde benzer duygu alanlarının
tekrarlandığı söylenebilir. Yalnızlık, kırgınlık ve kayıp duygusu kitabın temel
gücünü oluştururken zaman zaman anlatı dünyasının sınırlarını da daraltabilir.
Daha farklı çatışmalar ve farklı anlatım yolları kullanılması, kitabın
çeşitliliğini artırabilirdi.
Bazı karakterlerin geçmişleri ve iç dünyaları biraz daha
derinleştirildiğinde okurla kurdukları bağ daha kuvvetli olabilirdi. Çünkü
güçlü hikâye, okura sadece bir hayatı göstermemeli; o hayatın içinde uzun süre
kalmasını sağlamalıdır.
Uzak Sandıklarımızın Aslında Ne Kadar Yakın Olduğunu Hatırlatan Bir Kitap
Eylem Ata’nın “Uzak Değil”inin gösterişli cümlelerle dikkat
çekmeye çalışan bir kitap olmadığını, asıl etkisini insanın küçük yaralarına
bakmasından aldığını söylemiştim. Yazar, büyük iddialar yerine hayatın sessiz
bölgelerine yönelir.
Kitap bize şunu hatırlatır: İnsanların yüzlerinde gördüğümüz
sakinliğin arkasında anlatılmamış hikâyeler vardır. Her evin içinde bilinmeyen
bir geçmiş, her insanın içinde saklanan bir kırgınlık bulunabilir.
İyi hikâyenin görevi sadece anlatmak değil, yanı sıra
görünmeyeni görünür hâle getirmektir. “Uzak Değil” bunu çoğu yerde başarıyla
yapar. Eylem Ata, insanın kırılgan taraflarını, toplumun sessiz acılarını ve
hayatın küçük ayrıntılarında saklanan büyük anlamları dikkatle izleyen bir
anlatıcı olarak karşımıza çıkar.
Bize uzak sandığımız hayatlar aslında birkaç adım
ötemizdedir. Başkasının yarası diye baktığımız şey, biraz dikkatle bakınca
kendi insanlığımızın aynasına dönüşebilir.

Yorumlar
Yorum Gönder