Uzaklarda, haritaların ekonomik veriler kısmında kırmızıyla boyanmış, televizyon ekranlarında pembe gösterilen Acayipistan adlı bir ülke vardı.
Acayipistan halkı, dünyanın en pahalı telefonlarını
kullanırdı. Halkın zenginliğinden kaynaklanmıyordu bu durum. Telefonun kendisi
pahalıydı. Vergisi telefon kadar, verginin vergisi şarj aleti kadar, şarj
aletinin vergisi de eski telefonun taksiti kadardı.
Acayipistanlı telefon alırken kendisine, devlete ve
görünmeyen birkaç kuruma telefon almış sayılırdı. Kutudan yine tek cihaz
çıkardı.
Kutuyu açan vatandaş uzun süre içini arardı: -Devletinki
nerede?
Satıcı gülümserdi: -Sizinkiyle beraber teslim edildi
efendim.
-İki telefon parası ödedim.
-Sistemimiz çok gelişmiş. İkincisini görmeden
ödüyorsunuz.
Acayipistan’da kalkınma tam olarak böyle bir şeydi.
Vatandaş iki telefon alacak güçteydi, yine de cebinde tek telefon vardı. Buna ‘millî
tasarruf modeli’ denirdi.
Araba almak daha heyecanlıydı. Vatandaş kendisine
orta halli otomobil alır, devlete daha donanımlısını hediye ederdi. Kendi
arabasında koltuk ısıtma bulunmazdı. Ödediği verginin oturacağı koltuk ise
ısıtmalı, soğutmalı, masajlı ve korumalıydı.
Galerici anahtarı uzatırken gururla konuşurdu: -Hayırlı
olsun. Arabanız sizi uzun yıllar taşır.
-
Devlete aldığım araba?
-
O sizi taşımayacak. Sizin seçtiklerinizi
taşıyacak.
-
Yakıtı kim ödeyecek?
-
Siz.
-
Korumasını?
-
Siz.
-
Şoförünü?
-
Yine siz.
-
Peki beni kim taşıyacak?
-
Kredi borcunuz.
Acayipistan’da vatandaş arabaya binmez,
borcuna binerdi. Borç her sabah kapısına gelir, kornaya
basar, onu işe götürür, akşam da eve bırakırdı. Üstelik yakıt istemezdi, doğrudan
ömür yakardı.
İnsanlar nasıl ayakta kalıyordu? Cevabı ekonomi
kitaplarında yoktu. Sirkte aranmalıydı.
Acayipistan hazinesi hayli maharetliydi. Açık
verdiğinde tasarrufa gitmez, halkın cebine giderdi. Hazine görevlileri
vatandaşın cebini ülkenin en verimli madeni sayardı. Cebin içinde para
bulunmasa bile ihtimal vardı. İhtimale vergi koymak mümkündü.
Devletin gelir cetvelinde şu kalemler yer alıyordu:
Nefes alma vergisi henüz çıkmamıştı.
Çıkmadığı için şimdilik bunun müjdesi veriliyordu.
“Vatandaşlarımızdan nefes vergisi
almıyoruz!”
Halk alkışlıyordu.
Ertesi hafta “solunum sistemi kullanım katkı payı”
geliyordu.
Bakan açıklama yapıyordu:
-Nefes vergisi söz konusu değildir. Solunum
sistemimizin sürdürülebilirliğini güvenceye alıyoruz.
Gazeteci soruyordu:-İkisi arasında ne fark var?
Bakan cevaplıyordu:-Adları farklı.
Ülke yönetiminde kelimelerin ekonomiden daha sağlam
olduğu söylenirdi. Ekonomi çökerdi, kelimeler derhal ayağa kaldırırdı. Zam
gelmez, fiyat güncellenirdi. Fakirlik artmaz, refaha erişim zamana yayılırdı.
Maaş erimez, satın alma gücü sadeleşirdi. Halk aç kalmaz, öğün sayısını millî
hedeflere göre yeniden düzenlerdi.
Ekmek küçüldükçe devlet büyüyordu. Ekmek
öyle küçülmüştü ki fırıncı müşteriye dürbünle gösteriyordu.
-
Bakın, tezgâhın sağ köşesinde.
-
Göremiyorum.
-
Çok taze olduğundan olabilir.
Maaşların da görünürlük sorunu vardı. Acayipistan’da
ortalama maaş otuz bin liraydı. Ortalama kira yirmi beş bin. İnsanların elinde
beş bin kalıyordu. Ekonomistler bunu ‘harcanabilir gelir’ diye
adlandırıyordu.
Vatandaş soruyordu:
-
Faturalar?
-
Harcanabilir gelirden.
-
Mutfak?
-
Harcanabilir gelirden.
-
Ulaşım?
-
Harcanabilir gelirden.
-
Çocukların okul masrafı?
-
Harcanabilir gelirden.
-
Geriye ne kalacak?
Ekonomist hesap makinesine bakıyordu: “Güçlü aile
bağları.”
Asgari ücret de yirmi beş bin civarındaydı. Kira yirmi
beş bin olunca insan başını sokacak çatı bulabiliyor, çatının altında yaşamayı
ise sonraki maaşa bırakıyordu.
Ev sahibi kapıyı açıyordu:
-
Kira yirmi beş bin.
-
Maaşım da o kadar.
-
Ne güzel, hesap kolay olur.
-
Elektrik, su, doğal gaz?
-
Onlar sizin özel hayatınız.
Acayipistan vatandaşı evi kiralıyor, hayatı
kiralayamıyordu. Eve girdiğinde ışığı açmadan oturuyor, suyu seyrek kullanıyor,
kaloriferle uzaktan akrabalık kuruyordu. Buzdolabının fişini çekip içine maaş
bordrosunu koyuyordu. Evdeki en soğuk şey zaten bordroydu.
İnsanlar nasıl ayakta kalıyordu? Sandalyeye oturmak
masraf sayıldığı için olabilir miydi?
Ülkede faiz aylık yüzde dört civarındaydı. Başka
ülkelerin bir yılda aldığı faiz, Acayipistan’da ay dolmadan vatandaşı ziyarete
geliyordu. Faiz takvime güvenmiyor, hızlı çalışıyordu.
Banka müşterisine kredi verirken güler yüz
gösteriyordu. Sonra o gülüşü de masraf olarak hesaba ekliyordu.
-
Yüz bin lira kredi istiyorum.
-
Elbette. Dosya masrafı var.
-
Dosya nerede?
-
Dijital.
-
Kâğıt kullanılmadıysa masraf niye var?
-
Dijital dosyanın da duyguları var efendim.
Kredi kullanana sigorta, sigortaya vergi, vergiye fon,
fona katkı payı ekleniyordu. Vatandaş yüz bin lira alıyor, iki yüz bin lira
ödüyor, sonunda bankadan teşekkür mesajı geliyordu:
“Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz.”
Vatandaş mesajı okuyup düşünüyordu: “Ben mi sizi
tercih ettim, siz mi beni...?”
Bankalar her yerden kazanırdı. Parası olandan saklama
ücreti, parası olmayandan bulma ücreti, borçludan faiz, alacaklıdan işlem
bedeli, nefes alandan hayat sigortası alırlardı. Vatandaş şubeye yağmurdan
korunmak için girse şemsiye kullanım bedeli kesileceğinden korkardı. Devlet de
bankaları gözü gibi korurdu. Halkın gözünde yaş kalıp kalmadığıyla fazla
ilgilenmezdi.
Acayipistan’ın zenginleri ise bambaşka
ekonomik kanunlara tabiydi. Fakirin borcu borçtu. Zenginin borcu müzakereydi.
Fakir kredi kartının asgari tutarını iki gün
geciktirince telefonları susmazdı:
-
Borcunuzu ne zaman ödeyeceksiniz?
-
Maaşı bekliyorum.
-
Beklemeyiniz.
-
Ne yapayım?
-
Ödeyiniz.
-
Param yok.
-
Böyle olumsuz düşünmeyiniz.
Zengin iş insanı devlet bankasından milyarlar alırdı.
Ödeme tarihi gelince telefonunu sessize alırdı. Banka da onu rahatsız etmek
istemezdi. Aradan yıllar geçer, borcun faizi silinir, kalan tutar
taksitlendirilir, taksitlerin başlangıcı gelecek kuşaklara bırakılırdı. Televizyonlar
haberi şöyle verirdi: “İş dünyasına nefes aldıran tarihî yapılandırma.”
Aynı gün vatandaşın hesabındaki üç yüz liraya haciz
konurdu: “Borç disiplininde kararlı mücadele.”
Acayipistan’da adalet herkese eşit
mesafedeydi. Ne var ki zenginler arabayla, fakirler yürüyerek gidiyordu.
Bazı iş insanları kamu ihalelerini alır, ihale
bedelini tahsil eder, devlete ödemesi gereken payları unuturdu. Unutkanlıkları
o kadar sevimli bulunurdu ki kendilerine yeni ihaleler verilirdi. Devlet,
hafızaları düzelene kadar servetlerini artırarak tedavi etmeyi seçmişti.
Ünlü müteahhitlerden Bay Münasip, devlet bankasından
kredi almıştı. Borcunu ödememişti. Devlet arazisini kullanmış, bedelini
geciktirmişti. İhale kazanmış, şartlarını değiştirmişti. Sonra ekonomi
toplantısında halka tasarruf tavsiye etmişti: “Ben başarıya dişimle
tırnağımla ulaştım,” diyordu.
Halk dişlerini kontrol ediyordu. Çoğunun dişi özel
hastane ücretleri yüzünden eksikti. Bay Münasip’in tırnağı ise devlet
bankasının kasasına kadar uzanıyordu.
Yap-işlet-devret modeli Acayipistan’ın gururuydu. Adı
üç fiilden oluşuyordu. Halkın payına genellikle dördüncü fiil düşüyordu: Öde.
Havalimanını özel şirket yapardı. Kredisini kamu
bankası verirdi. Borç ödeme vakti gelince indirim yapılır, vade uzatılır, borç
gelecek yıllara yayılırdı.
Halk havalimanına geldiğinde su almak isterdi.
-
Küçük su ne kadar?
-
İki yüz elli lira.
-
İçinde su dışında ne var?
-
Havalimanı deneyimi.
-
Şişeyi dışarıda on liraya alıyorum.
-
Dışarıda uçak yok.
-
Suyun uçakla ilgisi nedir?
-
Fiyatı yüksekten uçuyor.
Tost üç yüz elli, çay iki yüz, sandviç beş yüz
liraydı. Yolcu uçağa binmeden önce servetinin aktarmalı uçuşla şirket
hesabına gittiğini görürdü.
Bay Münasip, havalimanı borcunu ödemeyebilirdi. Yolcu
çayın parasını ödemeden kapıya yaklaşamazdı.
İnsanlar nasıl ayakta kalıyordu? Muhtemelen
havalimanında oturmanın da ücretli olmasından.
Acayipistan’da Zengin Sever Dağı’nın eteklerinde büyük
madenler vardı. Maden patronlarından Tapucu Tahir’in üzerine sekiz yüzü aşkın
tapu kayıtlıydı. Adamın nereye bastığı bilinmezdi. Bastığı yer büyük ihtimalle
kendisinindi.
İşçiler aylarca maaş alamamıştı. Tapucu Tahir her
hafta söz veriyordu: “Cuma günü ödeyeceğiz.” Hangi cuma olduğunu söylemiyordu.
Takvimde çok cuma vardı. Sermaye sabırlıydı, işçinin çocuğu o kadar sabırlı
değildi.
İşçiler kapıya dayanıyordu: “Maaşlarımız nerede?”
Muhasebeci cevaplıyordu:
-
Patronumuz ödeme iradesini ortaya koydu.
-
Para nerede?
-
İrade var.
-
Market irade kabul ediyor mu?
-
Henüz altyapısı hazır değil.
İki bakanlık şirkete garantör olmuştu. Garantörlük
Acayipistan’da ilginç kavramdı. Patron borcunu ödemez, garantör bakanlıklar
seyreder, işçi yine beklerdi. Garanti, ödemenin yapılacağına ilişkin teminat
sayılmazdı. Ödemenin yapılmamasına devletin de tanıklık edeceği anlamına
gelirdi.
Tapucu Tahir televizyona çıktı: “Hiçbir
çalışanımızı mağdur etmeyeceğiz.”
Sunucu sordu:
-
Maaşlar ne zaman ödenecek?
-
En kısa sürede.
-
Kaç gün?
-
Sürenin kısalığına bakış açınıza bağlı.
Sekiz yüz tapunun içinden işçilerin üç
aylık maaşı çıkmıyordu. Tapular utangaçtı. İşçinin hakkını
görünce saklanıyordu.
İşçi eve gidiyor, çocuğu soruyordu:
-
Baba, maaşını aldın mı?
-
Sözünü aldım oğlum.
-
Söz yeniyor mu?
-
Televizyonda çok güzel yeniyor.
Acayipistan ekonomisi sözle çalışıyordu.
Maaş yerine sabır, zam yerine müjde, refah yerine hedef dağıtılıyordu. Yöneticiler
her ay halkın ağzına parmaklarının ucuyla bal sürerdi. Balın kavanozu başka
sofraya giderdi.
“Enflasyonu düşüreceğiz.”
Enflasyon yükselirdi: “Faizi düşüreceğiz.”
Faiz yükselirdi: “Fiyatlar gerileyecek.”
Ürünler rafların üst katına taşınırdı.
-Sabredin.
Halk sabrederdi.
-Kemerleri sıkın.
Halk sıkardı.
-Daha çok sıkın.
Halk sıkardı.
Sonunda kemerin içinde insan kalmazdı.
Yönetim başarı açıklaması yapardı: “Kemer sıkma programına tam uyum sağlandı.”
Devlet büyük projeler anlatırdı. Köprüler, yollar,
tüneller, havalimanları…
Vatandaş sorardı:
-Ben pazara gidemiyorum.
Yetkili cevap verirdi:
-
Köprümüz var.
-
Et alamıyorum.
-
Tünelimiz var.
-
Kiramı ödeyemiyorum.
-
Havalimanımız Avrupa’nın en büyüğü.
-
Ben uçamıyorum.
-
Nankörlük etmeyin, uçağı görebiliyorsunuz.
Acayipistan halkı hizmete uzaktan bakmakla yükümlüydü.
Yaklaşınca ücret başlıyordu.
Ürün ve hizmet fiyatları gelişmiş ülkelerle
yarışıyordu. Maaşlar yarışa katılamıyordu. Üstelik ülkenin parası elli kat daha
değersizdi. Başka ülkedeki çalışan telefon almak için birkaç günlük maaşını
ayırırken Acayipistanlı çalışan aylarını, böbreğini ve gelecekteki üç bayram
ikramiyesini düşünüyordu.
Yönetim bunu tüketim coşkusu sayıyordu. “Vatandaşımız
dünyanın en pahalı telefonlarını alıyor. Demek ki alım gücü yüksek.”
Kimse telefonun kırk sekiz ay taksitle alındığını,
taksitler bittiğinde cihazın müzeye kaldırılacağını söylemiyordu.
Ülkede serveti olanların serveti artıyor, emeği
olanların mesaisi uzuyordu. Üsttekiler “Pasta büyüyor,” diyordu. Alttakiler
pastayı hiç görmemişti. Muhtemelen havalimanında satılıyordu ve dilimi dokuz
yüz liraydı.
Bir gün Acayipistan Meclisinin imkânları konuşulmaya
başlandı. Milletvekillerinin maaşları halkın ortalama gelirinin kat kat
üstündeydi. Emekli vekiller hem emekli aylığı hem vekil maaşı alabiliyordu.
Toplam gelirleri beş yüz bin lirayı geçiyor, yan haklar ana haklardan daha
geniş yer tutuyordu.
Halk otobüste işe giderken vekilin şoförlü arabası
yanından geçiyordu. Halk akaryakıt zammını düşünürken vekilin yakıtını halk
ödüyordu. Halk güvenlik kaygısı taşıyor, vekilin korumasını da ödüyordu.
Bazı eski bakanlar ömür boyu şoförlü araç, yakıt ve
koruma hizmetinden yararlanıyordu. Acayipistan’da makam geçiciydi, makam
arabası ahirete kadar kalıcı görünüyordu.
Vatandaş emekli olmak için yıllarca prim ödüyor, yaş
bekliyor, düzenleme bekliyor, sıra bekliyordu. Siyasetçi koltuğa oturunca
gelecek hayatını da döşemiş oluyordu.
Emekli Hasan Bey hesap yaptı: “Ben kırk yıl çalıştım.
Aldığım maaş kiraya yetmiyor.”
Eski Bakan Hazretleri cevap verdi: “Devletimiz kimseyi
mağdur etmez.”
Hasan Bey dışarıdaki şoförlü araca baktı: “Sizi
etmemiş.”
Meclis lokantasında yemekler ucuzdu. Halkın
lokantasında çorba lüks olmuştu. Milletin vekili eti uygun fiyata yerken millet
kasabın önünden manevî doygunlukla geçiyordu.
Kasap soruyordu: “Ne vereyim?”
Vatandaş vitrindeki ete bakıyordu: “Yüz gram umut.”
-
Kıyma mı kuşbaşı mı?
-
Fotoğrafını çeksem yeter.
Halkın temsilcilerine sunulan hizmetler öylesine
fazlaydı ki halk, temsil edilmek yerine onların masraflarını üstlenmek üzere
seçildiğini düşünmeye başlamıştı.
Yabancı ülkelerde siyasetçiler küçük harcamalar,
hediyeler, usulsüzlükler, rüşvet şüpheleri yüzünden istifa ediyordu.
Acayipistan’da ise istifa kelimesi sözlüklerde kalmıştı.
Bir siyasetçiye yüzlerce şaibeli işlem soruluyordu:
-
İstifa edecek misiniz?
-
Görevimin başındayım.
-
Hakkınızda ciddi iddialar var.
-
Milletime hizmet etmeyi sürdüreceğim.
-
Millet hizmetin durmasını istiyor.
-
Milletimiz hizmete doymuyor.
Başka ülkede bir bakan, kendisine ait olmayan kalemi
kullandığı ortaya çıkınca özür diliyor, görevini bırakıyordu. Acayipistanlılar
haberi hayretle izliyordu.
-
Kalem yüzünden mi istifa etmiş?
-
Evet.
-
Kalemi geri verseydi.
-
Kamu ahlakı meselesiymiş.
-
Kamu ahlakı nedir?
-
Bizde ithalatı durdurulan ürünlerden
olabilir.
Acayipistan’da yöneticilerin ve
zenginlerin vicdanı gümrük vergisinden muaftı, ülkeye giriş
yaptığına dair kayıt bulunmuyordu.
Halk neden hakkını aramıyordu? Kimi borcunu
düşünüyordu. Kimi işinden olmayı. Kimi başına gelecekleri. Kimi “Benden ne
çıkar?” diyordu. Kimi de hakkını arayan komşusunun başına gelenleri görmüştü. Üstelik
halk uzun süredir birbirine kızmaya alıştırılmıştı. Kiracı ev sahibine, işçi
başka işçiye, emekli memura, esnaf müşteriye, müşteri kasiyere kızıyordu. Kimse
yukarı bakmasın diye aşağıda kavga sürekli sıcak tutuluyordu.
Zenginler aynı masada yemek yerken
fakirler aynı otobüste birbirini eziyordu. Yönetim bundan
memnundu.
Ekranlarda her akşam tartışma programları yapılırdı.
Beş kişi aynı anda bağırır, ekonomi düzelmezdi. Sunucu program sonunda teşekkür
ederdi: “Çok verimli bir tartışma oldu.”
Vatandaş cebine bakardı. Verim oraya uğramamıştı.
Kültür hayatı da geçim sıkıntısının altında yavaş
yavaş eziliyordu. Kitap fiyatları yükselmiş, dergiler okura ulaşmakta
zorlanmış, yayınevleri kâğıt maliyetleri karşısında nefessiz kalmıştı.
Öğretmen kitapçıya giriyordu: “Şu roman ne kadar, şu
ne kadar bu ne kadar?”
Öğretmen cüzdanını açıyordu. İçeride eski kütüphane
kartı vardı.
“Hepsini okumak istiyorum.”
Kitapçı hüzünle gülümsüyordu: “İstemek şimdilik
ücretsiz.”
İnsanlar geçim derdinden kitap alamıyor, kitap
okuyamayan toplumun düşünce alanı daralıyor, düşünce alanı daraldıkça
yaşadıklarının adını koymak zorlaşıyordu. Yaşadıklarının adını koyamayanlar,
kendilerine söylenen adı kullanıyordu: “Geçici sıkıntı.” Geçici sıkıntı yirmi
yıldır aynı evde oturuyordu. Kirasını da halk ödüyordu.
Dergiler kapanıyor, gazetelerin kültür sayfaları
küçülüyor, genç yazarlar dosyalarını ceplerinde taşıyor, kütüphaneler
sessizliğin yanında yoksulluğu da ağırlıyordu. Yönetim yine müjde veriyordu:
-
Kültüre büyük önem veriyoruz.
-
Kitap alamıyoruz.
-
Kitap fuarı açtık.
-
Fuardaki kitapları da alamıyoruz.
-
Fuara ücretsiz girebiliyorsunuz.
-
İçeri girip ne yapacağız?
-
Kitaplara yerli ve millî duygularla
bakacaksınız.
Acayipistan’da okuma oranı düşüyor, okutma oranı
yükseliyordu. Herkes birbirine ne düşünmesi gerektiğini okutuyordu.
Ülkenin hemen her ferdi mutsuzdu. Yine de resmî
açıklamalarda mutluluk artıyordu. Anketlerde halkın yüzü gülmüyor, grafiklerde
çizgiler gülümsüyordu.
İstatistik Kurumu açıklama yapıyordu: “Halkımızın
mutluluk oranı yüzde yetmişe ulaştı.”
Muhabir soruyor: “Sokakta niye kimse gülmüyor?”
Yetkili cevaplıyordu: “Mutluluklarını içlerinde
yaşıyorlar.”
-
İnsanlar geçinemediklerini söylüyor.
-
Duygusal davranıyorlar.
-
Verileriniz nereden geliyor?
-
Verilerimiz üzülmesin diye kaynağını
açıklamıyoruz.
Acayipistan’da rakamlar halktan daha iyi beslenirdi.
Enflasyon rakamı zayıflar, market fiyatı şişmanlardı. İşsizlik düşer, işsiz
sayısı artardı. Millî gelir yükselir, vatandaşın cebine uğramazdı.
Halk millî gelirin nerede olduğunu merak ediyordu. Bay
Münasip’in havalimanında olabilirdi. Tapucu Tahir’in sekiz yüzüncü tapusunun
arkasına saklanmış olabilirdi. Banka kasasında yapılandırma bekliyor
olabilirdi. Belki de eski bakanın makam aracının bagajındaydı.
Vatandaş her sabah kalkıyor, işe gidiyor, vergi
ödüyor, kira ödüyor, faiz ödüyor, geçiş garantisi ödüyor, kullanmadığı
havalimanının yolcu farkını ödüyor, içmediği çayın yüksek fiyatını izliyor,
zenginin silinen borcunu dolaylı yoldan kapatıyor, vekilin yakıtını dolduruyor,
sonra akşam eve dönüp televizyonu açıyordu.
Ekrandaki yetkili gülümsüyordu: “Ekonomimiz sağlam
temeller üzerinde yükseliyor.”
Vatandaş oturduğu koltuğa baktı. Koltuğun ayağı
kırıktı.
Mutfaktan eşi seslendi: “Peynir bitmiş.”
Çocuk sordu: “Baba, yarın okul gezisine para verecek
misin?”
Telefonuna bankadan mesaj geldi: “Gecikmiş borcunuz
bulunmaktadır.”
Ev sahibi yazdı: “Kirayı güncellememiz gerekiyor.”
Elektrik faturası masada duruyordu.
Televizyondaki yetkili konuşmayı sürdürüyor: “Milletimiz
bize güvenmeye devam etsin. Enflasyonu düşüreceğiz. Faizi indireceğiz. Refahı
artıracağız. Biraz daha sabır…”
Vatandaş kumandayı aldı. Televizyonu kapatmak istedi. Kumandanın
pili bitmişti. Yeni pil almaya gücü yetmedi. Yetkili konuşmaya devam etti.
İnsanlar nasıl ayakta kalıyordu?
Artık cevabı belliydi.
Oturacak yerleri çoktan satılmıştı.
NOT: Acayipistan hayalî ülkedir. Metindeki kişi, kurum ve olaylar siyasal körleşme, kamu ahlakı ve hesap verebilirlik üzerine kurulu hiciv tipleridir.





Yorumlar
Yorum Gönder