D. Mehmet Doğan hocamla TYB Yazarlık Okulu dersleri esnasında her hafta görüşürdük. Sonrasında da Ankara'ya her gidişimde hocayla hasbihal ederdim. Yıllar sonra akademiye devam etme kararı alıp yüksek lisans çalışmalarımda tez konusu olarak hocamız bir çalışmayı almıştım. Yazık ki vefat etti, tez de akim kaldı.
Hocamla bu süreçte yaptığım ve çeşitli mecralarda yayınlanan söyleşimi önemine binaen tekrar dikkatlerinize sunuyorum.
Hocam, sözlük hazırlamak bir yönüyle
okuyucuya yardımcı olmaktır. Her an başvurulan bir sözlüğün sorumluluğu
hakkında ne düşünüyorsunuz, bir sözlüğün hazırlanmasında ve faydalı olmasında
komisyonlar mı yoksa bireysel çabalar mı daha etkilidir? Ülkemizin sözlükler
bakımından durumunu genel olarak değerlendirdiğinizde nasıl bir fotoğraf
çıkıyor ortaya çıkıyor ve bu konuda bir uzman olarak siz ne gibi önerilerde
bulunursunuz?
Sözlük tarzı müracaat kitapları okuryazarların,
aydınların işini kolaylaştırır. Doğru ve sağlıklı bilgilerin toplanarak
müracaat kitabı kimliği kazanması zor ve zahmetli bir süreçtir. Nice yıllar
alır, yayınlandıktan sonra da iş bitmez. Yenilenmesi, geliştirilmesi gerekir.
Bâzan insanlar elinin altındaki sözlüğün hazırlayıcısını merak bile etmezler.
Kaynak olarak göstermek ihtiyacını duymazlar. Kısacası, zor ve hor bir iş!
Bütün dünyada önemli sözlükler, şahıslar tarafından hazırlanmıştır.
Komisyonlar, kurullar, heyetler… Ancak bir kişinin yönlendirmesi ile sonuç
alıcı işler yapabilirler. Bürokratik yapılar gerçek anlamda müşterek eserler
ortaya koyamazlar. Parça parça yapılacak işler birleştirilerek bir bütüne
gidilebilir, bu durumda da bütünleyici güçlü bir ele ihtiyaç vardır. Türkiye’de
de sözlükler bu işe gönül ve emek vermiş, zaman harcamış kişiler tarafından
hazırlanmıştır. Ahmed Vefik Paşa’dan, Salahî Bey’den, Muallim Naci’ye,
Şemseddin Sami’ye ve Hüseyin Kâzım Kadri’ye kadar bu böyledir. Türk Dil
Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü de başlangıçta bir kişinin imzasını taşır: Mehmet Ali
Ağakay. Elbette Kurum sözlüğünün künyesinde ilk baskıdan itibaren başka isimler
de zikredilmektedir, buna rağmen esas müellif bellidir. Bu Sözlüğün 1945’ten
1980’lere kadar yapılan baskıları bu Giritli tabibin imzasını taşır. Sözlük
daha sonraki baskılarda yeni isimlerin ilavesiyle genişletilmiştir, esas metin
yine de onundur. Şunu da kaydetmeliyiz, Türkçe Sözlüğün iki binli yıllardaki
baskılarında bütünlük bozulmuş, ölçü kaçmış ve maalesef buna göre nitelik kaybı
meydana gelmiştir.
Sözlükler konusunu açmışken, sizin en
beğendiğiniz, çok kullandığınız, konuşmaktan daha bir zevk aldığınız kelimeler
var mı hocam, örnekler verebilir misiniz?
Kelimelerle dostum; kelime dostuyum ben! Her kelime
için emek harcamaya değer. Onları anlamak kadar anlatmak, tarif etmek de
önemlidir. Yıllarca kelimelere emek verdim. Dilimizin yapısına uymayan bazı
uydurma kelimeleri de sırf kullanıldıkları için sözlüğe aldım. Ben zengin
anlamlı, âhenkli kelimeleri severim. Mesela “kelime”yi severim. Onun anlam
alanının genişliği, âhengi, derinliği yanında karşılık olarak uydurulan
“sözcük” ne kadar zavallıdır! “Kelime”nin yüceliği yanında “sözün küçüğü” demek
olan söz-cük nedir ki? Bir kimse sözcük kelimesi ile yetiniyorsa, dil zafiyeti
içindedir diye düşünürüm. “Sözcük”ten önce tilcik uydurulmuştu. Unutuldu,
birgün sözcük de onun âkıbetine uğrarsa, bunun dilimiz için sıhhat alâmeti
olacağındanşüphe etmem. Buna karşılık, kulak tırmalayan bazı kelimeleri sevmem,
kafama silah dayansa bile kullanmam. Bunlardan biri uydurma kelimelerin en
zevksizlerinden “olanak”tır. “İmkân”ın güzelliğini bilen birinin “olanak”ı
kullanabilmesine şaşarım. Hele “olanaksızlaşmak, olanaksızlaştırılmak” gibi
çekimleri bir dilin taşımayacağı kabalıktadır.
Türk edebiyatında çeşitli türlerde bir
yerinde sayma, hatta geriye gidiş olduğu iddia edilmekte. Bu tabloda dil,
alfabe, kültürel inkılapların etkisi var mı sizce?
Osmanlı büyük bir dil ve edebiyat mirası, genel
anlamda medeniyet mirasımeydana getirmişti, bu miras bütün İslâm dünyası ile
geçişgenliği olan bir mirastı. Osmanlı siyaseten yıkıldığı gibi, bu kültürel
ortaklığın ortadan kaldırılması, siyasî sınırlar gibi kültürel sınırların da
kapatılması gerekiyordu. Çünkü medeniyet değiştirmeye saplantısı içindeydik.
(Veya zorlaması karşısındaydık). Osmanlı İslâm medeniyetinin modern zamanlara
ulaşmış gelişmiş bir biçimi idi. Osmanlı Devleti’nin son iki asrında büyük
sarsıntılar geçirmesine rağmen dil ve edebiyatı gücünü koruyordu. Hat sanatı ve
mûsıkî zirvedeydi. Mimarî her şeye rağmen yeni örnekler ortaya koyabiliyordu.
Batı tarzı edebiyata geçişten sonra bile kısa sürede büyük şairler ve yazarlar
yetişti ve bunlar Türkçenin son şaheserlerini ortaya koydular. Cumhuriyet’ten
sonra kültürel devamlılık sürdürülebilse idi, yeni Âkifler, Yahya Kemal’ler,
Hâşimler, Tanpınarlar, Necip Fâzıllar… beklenebilirdi. Harf inkılâbı ve
tamamlayıcısı dil devrimi, batı medeniyetini benimseme yönünde sarsıcı ve
kalıcı hamlelerdi. Büyük dil ve edebiyat mirasının devam ettirilmesi hâlinde
tam mânasıyla Batılılaşamazdık, medeniyet değiştiremezdik. Bu yüzden iki
“dil”imiz üzerinde büyük ameliyat (operasyon) yapıldı. Birincisi konuşma ve
yazma dilimiz, yani “söz” dilimiz sarsıntıya uğratıldı, büyük mirasa ulaşma
imkânı ortadan kaldırıldı. Mûsıkîde de benzer bir şey yapıldı, ses dilimiz de
engellendi. Binlerce yıllık müzik mirasımız yasaklandı. Şarkılarımızın,
türkülerimizin düğünlerde icra edilmesi bile önlenmek istendi. Bugün ne
mûsıkide ne edebiyatta yirminci yüzyılın başındaki noktadayız. Edebiyat iyi
kötü devam ediyor, başarılı şairler yazarlar yetişiyor, güzel eserler
veriliyor. Buna rağmen, bu dil ürünü eserlerde dil devriminin ortaya çıkardığı
zaaflar açıkça hissediliyor. Dilin doğru ve güzel kullanılması, ifade genişliği
ve zenginliğini sekteye uğratan kelime zayiatı yanında yeni uydurulan çoğu
Türkçenin kurallarına aykırı, zevksiz, âhenksiz “sözcük”ler edebî metinleri
zaafa uğratıyor. Dil fakirleşirse, ifade gücü zayıflar, büyük eserler ortaya
koymak kudretini kaybeder.Bugün bu noktadayız. Büyük ve zengin dil mirasımızın
farkına vararak düşünmek ve yazmak zorundayız. Türkiye’de ancak bunun farkına
varabilenlerin eserleri çizginin üstüne çıkabiliyor. Türk edebiyatçısının,
yazarının, ilim ve fikir adamının harf inkılabı ve dil devrimi ile
hesaplaşmadan yeni ve güçlü bir hamle yapması mümkün değildir. Bu hususu dile
getirenler, harf inkılabı ve dil devriminin ne idiğü konusunda
konuşanlar-yazanlar, Türkiye’den olunca nazarı itibara alınmıyordu. 20.
Yüzyılın ünlü filozoflarından Jacques Derrida bizim aydınlarımızın betonlaşmış
zihinlerini sarsmak için 1997’de İstanbul’a geldiğinde çok keskin uyarılar
yapıyor. Derrida’nın “İstanbul mektubu”nda adres gösterilerek yapılan bu
ikazlar neredeyse hiçbir tesir uyandırmıyor. Büyük kayıp bizim, yasını tutan
ise Fransız filozofu Derrida! İşe bakın ki, Türkiye’de Derrida takipçileri bile
onun harf ınkılâbı ile ilgili “harf derbesi”, “katliamı” gibi sarsıcı
ifadelerine duymazdan, görmezden, bilmezden geliyor. Tam olarak çamurlaşmış dar
bir alanda debelenme hâli bu…
Hocam, Türk dünyasını da yakından takip
eden birisiniz. Ülkemizin, bu dünyayla etkileşimini, iletişimini yeterli
buluyor musunuz, edebiyatların yakınlaşmalarının sonuçları sizce nelerdir?
Evet böyle bir dünya var! Geniş bir coğrafya. Bir
taraftan coğrafî ayrılıklar, diğer taraftan siyasî sınırlar budünyanın
bütünleşmesini engelliyor. Dil birleştirici bir unsur olacakken, bu rolünü
oynayamıyor. Türkiye’de dil devrimi türkilerle ortak zeminimizi zayıflattı. Bir
kelime üzerinden konuşalım: Sadece biz “okul” diyoruz, bütün Türk lehçeleri
mektep demeye devam ediyor. Muallim, talebe keza… Maarif ’de de ortağız;
eğitimdi meğitimdi, yok öyle şeyler! Bu bölgelerde lehçeler üzerinden
geliştirilen yazılı edebiyat da aynı sonuca hizmet etti. Bir de Rusça etkeni
var. Rusça Türkiye hariç bütün Türkilerin ortak üst dili. Türk dünyasının en
azından Türkçenin bir lehçesi üzerinden anlaşmasına ihtiyaç var. Bir ondan üç
bundan kelime alarak, sentetik bir dil oluşturarak bu sağlanamaz. En çok yazanı
konuşanı bulunan bir lehçe bütün Türk dünyasında öğretilmeli ki bu Türkiye
Türkçesidir, böylece o zaman bir ortaklık sağlanabilir. Bunun da basiretle
birlikte büyük bir siyasî güç/ tesir gerektirdiği ortada. Onun dışında bugünün
şartlarında Türk âleminin yazarlarını, şairlerini, fikir ve ilim adamlarını bir
araya getirmek için faaliyetler düzenlemek, müşterek işler yapmak için çaba
göstermek gerekiyor. Türkiye Yazarlar Birliği bu maksatla 1992’den beri
Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenleri düzenliyor. Doğrudan edebi metin
üzerinden, şiir üzerinden bir müştereklik sağlanmaya çalışılıyor. Elbette
faydalı oluyor, fakat beklenen faydayı tam ve kâmil manada sağlıyor mu, o
apayrı bir bahis.
D. Mehmet Doğan yıllardır ayakta, saygın
bir isim. Bunun bir sırrı olmalı. D. Mehmet Doğan’ı var eden, yaşatan ilkeler
nelerdir? Bunun dışında en çok hangi isimlerden etkilendiniz, kimleri kendinize
yakın hissettiniz?
En mühim sırrım, sürekli çalışmak, mütemadiyen okumak
ve yazmak... Ben beni bildiğimden beri yazmaya çizmeye çalışıyorum. Okumadan
yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Neredeyse bütün klasik metinlerimizi,
yazarlarımız okudum, bazılarını tekrar tekrar. Modern dönemin edebiyatını, dil
gelişmelerini takip ettim. Sahici şiiri, edebiyatı keşfetmekten hoşlanırım.
Yûnus Emre’den günümüze edebiyatımızın verimlerini okumak anlamak ve bugün
onları zihninde taşıyarak yazmaya çalışmak mücadelesi içindeyim. Zevkle
okuduğum hayli yazar var. Âkif ve Yahya Kemal bunların başında gelir. Bizde
edebiyat ve düşünce atbaşı gider, bunları okumak aynı zamanda bir fikir zemini
üzerinden gitmek demektir. Çok isim saymak istemiyorum ama Haşim’siz,
Tanpınar’sız, Necip Fazıl’sız, Tarık Buğra’sız bir Türk edebiyatı olamaz. Bu
temel şahsiyetlere başka isimler de eklenebilir. Fikir dünyamızın büyüklerini
de Nureddin Topçu başta olmak üzere, külliyat olarak okumaya çalıştım. Kendimi,
dilimize, edebiyatımıza, düşüncemize ciddi mânada emek veren bütün yazarlara
yakın hissederim.
Her yazarın bir yazış yöntemi, ortamı var.
Siz nasıl çalışırsınız, yazarsınız, bunun belli bir ortamı saatleri var mı, bu
konuda gençlere neler tavsiye edersiniz?
Her zaman, her yerde ve her şart altında okur ve
yazarım. Gürültü patırtıya aldırmam, kapris nedir bilmem. Zaten çalışırken
klasik Türk müziği dinlerim. Birden fazla kitabı birlikte-paralel okurum; bir
kitapta tıkandığımda diğerine geçerim. Yazarken, bir çırpıda yazmam. Başlık ve
ana fikir oluştuktan sonra yazmaya girişirim, birçok molalardan, düzetmelerden,
çeki düzen vermeden sonra yazıya son halini veririm. Yayınlanana kadar bir
yazıyı düzeltme, değiştirme hakkımı saklı tutarım!


Yorumlar
Yorum Gönder