11 Ağustos 2024 sabahında Ankara’ya yol alırken içim
buruktu, kafam karmakarışıktı ve yüreğim yanıyordu. Her zaman yaptığım gibi yol
geçsin bir şeyler okumak istesem de kafam başka yerdeydi. Sanki hiçbir şeyin
tadı tuzu anlamı yok gibiydi. İçimde büyük bir boşluk hissi vardı. Her zaman
koşa koşa heyecanla gittiğim Ankara’ya ayaklarım da gönlüm de gitmek
istemiyordu. Her zaman yaptığım en kıymetli şeyleri yapmam da anlamını yitirmiş
gibiydi. Onun olmadığı TYB binasının kapısından içeri nasıl girecektim ki? Nasıl?
Nasıl?
Başkentimize vardığımda Ankara, büyük kayıpların
ardından şehirlere çöken sessizliklerden birini yaşıyordu. Haberi duymayan
kalmamıştı: D. Mehmet Doğan göçünü toplamıştı. Kim bilir masasında açık kalmış
kitaplar, tashih bekleyen cümleler, kelimelerle dolu fişler, tamamlanmayı
bekleyen çalışmalar vardı. Hastalığın ağırlaştığı günlerde dahi zihni
eserlerinde, yapılacak faaliyetlerde, Türkçenin başına gelenlerdeydi eminim.
Ölüm, çalışmasına ara verdirebilmişti; açtığı yolun önünü kesmeye gücü
yetmeyecekti.
Hastaneye kaldırıldığı ilk gün ziyaretine gittiğimde
aşırı zayıflamış hali ve çökmüş gözleri metanetle korumaya çalıştığım
gözyaşlarımı boca etti. Yüzümü döndüm, çok sıktım kendimi, gözyaşlarımı hızlıca
sildim. Birkaç dakika sonra o haldeyken dahi öncekiler gibi dilimizi,
edebiyatımızı konuştuk. Çok çalışmam gerektiğini yine söyledi, yine bunun
sözünü aldı. Vasiyeti bildim, kalbimin-başımın tacı yaptım o gün bugün bu
vasiyeti.
&&&
Hacı Bayram-ı Velî Camii’nin avlusu doldu. Yazarlar,
şairler, talebeler, siyasetçiler, kültür adamları, yıllar önce kitabını
okuyarak dünyaya başka gözle bakmaya başlayan insanlar aynı safta buluştu. Pek
çoğunu tanıyordum. Ailesine başsağlığı… Kimileri gözyaşlarını bastırmakta
zorlanıyordu, herkesin derin hüznü yüzlerinden belliydi.
Namazın ardından omuzlara alınan tabut Taceddin
Dergâhı’na doğru ilerledi. Yolun sonunda Mehmed Âkif’in hâtırası vardı. Ömrünün
mühim bölümünü Âkif’i anlamaya, anlatmaya ve yeniden milletin gündemine
taşımaya vakfeden D. Mehmet Doğan, millî şairin İstiklâl Marşı’nı yazdığı
dergâhın haziresine defnedildi.
Kalabalık gelmeden önce gördüğüm ve tevekkülle
seyrettiğim kazılı vaziyeti kabri gözümün önünde hep. Birazdan ebedî
istiraatgâhına yatacaktı. Bir daha hiç kalkmayacak, yürümeyecek, bizlerle
konuşmayacaktı, ‘Azizim’i bir daha hiç kimse onun gibi söyleyemeyecekti belki
de…
Hayatın kurduğu son cümle, onun kaleminden çıkmış
gibiydi.
Canım hocamın çocukluğu Ankara’nın Kalecik ilçesinde
başladı. Takvimler 4 Eylül 1947’yi gösteriyordu. Babası Sait Bey terziydi;
annesi Safiye Hanım, evin sükûnetini ve düzenini taşıyordu. İlk mektep yılları
Kalecik’te geçti. Ailenin Ankara’ya taşınmasıyla Ulus İlkokulu, Cebeci
Ortaokulu ve Gazi Lisesi onun hayat güzergâhına katıldı. Bozkırın ortasında
yeni devletin başşehri olarak büyüyen Ankara, ileride araştıracağı, savunacağı,
kültür haritasını çıkaracağı şehir hâline geliyordu.
Genç Mehmet, şehrin sokaklarında yürürken yıllar sonra
Ankara üzerine kitaplar yazacağını, unutulmuş mekânları ve şahsiyetleri
hatırlatacağını bilmiyordu. Bildiği başka şeydi: Okumak gerekiyordu. Okudukça
önüne yeni kapılar açılıyor, her kapının ardında başka kitaplar beliriyordu.
Kelimeler çoğaldıkça dünya genişliyordu.
1967’de şiirle başlayan yazı hayatı, zamanla
araştırmaya, fikre ve kültür tenkidine yöneldi. Gazi Lisesini 1968’de
bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın
Yüksekokuluna girdi. Radyo ve televizyon alanında tahsil gördü. Görüntünün
gücünü, sesin tesirini, haberin kuruluşunu, kitle iletişiminin insan ve toplum
üzerindeki rolünü öğrendi. Gene de hayatının merkezine zamanla görüntüden çok
kelime yerleşecekti. Kamera ânı kaydediyordu; kelime ise geçmişi, ânı ve
geleceği aynı hafızada buluşturabiliyordu.
Üniversite yıllarında Nureddin Topçu’nun fikir
dünyasıyla kurduğu bağ hayatının istikametini belirledi. Hareket çevresi, genç
Mehmet’e düşünmenin masa başında sona ermediğini öğretti. Fikir, insanı
mesuliyete çağırmalı; mesuliyet harekete dönüşmeliydi. Topçu’nun ahlâk, irade,
isyan ve millet anlayışı onda güçlü karşılık buldu.
İsminin başındaki “D” harfi de o çevrenin hâtırasıydı.
Aynı adı taşıyan başka yazarlardan ayrılması gerekiyordu. Nureddin Topçu ona
“D” harfini verdi. Harf, zamanla devrimci mânâsıyla anıldı. Buradaki
devrimcilik tahmin edileceği üzere elbette modanın peşinden gitmekten yahut
geçmişi yıkmaktan uzaktı. Doğan’ın devrimciliği, zamana teslim olmayan köklü
itirazı temsil ediyordu: Hafızayı silen yenilik karşısında hafızayı, taklit
karşısında şahsiyeti, teslimiyet karşısında kültürel istiklâli savunmak…
1972’de yüksekokuldan mezun olduğunda ilk işi Türk
Tarih Kurumu Yeni Türkiye Araştırma Merkezi’nde dokümantalistlik oldu. Önünde
belgeler, eski gazeteler, kayıtlar ve fişler vardı. Tarih, ders kitaplarındaki
pürüzsüz anlatımdan ibaret görünmüyordu. Vesikalar çoğaldıkça resmî hükümlerin
dışında kalmış gerçekler ortaya çıkıyordu. Genç araştırmacı, daha sonraki
eserlerinin temel usulünü orada geliştirdi: Önce kaynağa gitmek, farklı
metinleri karşılaştırmak, yerleşmiş kanaati belge karşısında yeniden tartmak…
Askerlik görevinden sonra İstanbul’a geçti ve 1975’te
Dergâh Yayınlarında yayın yönetmeni olarak çalışmaya başladı. Yayıncılık, ona
kitabın yazardan okura uzanan yolculuğunu bütün yönleriyle öğretti. Yazarın
niyeti, editörün dikkati, tashihin sabrı, matbaanın telaşı ve okurun beklentisi
aynı eserde buluşuyordu. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nin yayınını
planladı, ilk ciltlerini yönetti, çeşitli maddeler kaleme aldı. Böylece
edebiyat tarihinin geniş coğrafyasında dolaşırken ansiklopedi disiplinini de kazandı.
Aynı yıl ilk kitabı yayımlandı: Batılılaşma İhaneti.
Kitabın adı dahi tavrını ilan ediyordu. Türkiye’de
modernleşme ile Batılılaşmanın aynı şey sayılmasına itiraz ediyor; başka
medeniyetin değerlerini sorgulamadan benimsemenin ilerleme sayılamayacağını
savunuyordu. Genç yaşında resmî kabullerin karşısına çıkan Doğan, sonraki yarım
asır boyunca sürdüreceği temel tartışmanın kapısını açmıştı: Millet, çağın
imkânlarından yararlanırken kendisi olarak kalabilir miydi? Kalkınmak uğruna
tarihini, dilini ve inancını terk etmesi şart mıydı? Değişmek ile kendinden
vazgeçmek arasındaki sınır nerede başlıyordu?
Batılılaşma İhaneti geniş yankı uyandırdı. Doğan artık
kültür hayatında cesur hükümleriyle tanınan genç fikir adamıydı. Onun yazısı
akademik mesafeye sığınmıyor, okuru rahat bırakmıyor, doğrudan meselenin
kalbine ilerliyordu. İtiraz ederken belge kullanıyor, hüküm verirken tarihî
arka plan kuruyor, gerektiğinde ironinin keskinliğinden yararlanıyordu.
Yazdıklarının etkisi, bilgisinin hacmi kadar cümlelerindeki inançtan doğuyordu.
Sözünü, başkasından işittiği kanaat gibi aktarmıyor; bedelini ödemeye hazır olduğu
hakikat şeklinde söylüyordu.
1977 ve 1978 yıllarında TRT Genel Müdür danışmanlığı
yaptı. Ardından yeniden Dergâh Yayınlarına döndü. Radyo ve televizyon
eğitimiyle yayıncılık tecrübesi, ilerleyen yıllarda belgesel çalışmalarına
dönüştü. Sanat Sözlüğü, Ulucami, Şairler Meydanı, Kaybolan Şehirler, Nureddin
Topçu, Mehmed Âkif, Yaşayan Geçmiş ve üç bölümlük Mimar Sinan gibi yapımların
metinlerini yahut senaryolarını hazırladı; çeşitli film ve televizyon
çalışmalarında görev aldı. Görüntüyü geçici seyirlik olmaktan çıkarıp kültür
taşıyıcısına dönüştürmeye uğraştı. Mimar Sinan’ın kubbelerinde, kaybolan
şehirlerin sokaklarında, Âkif’in yalnızlığında milletin silinmeye yüz tutmuş
hafızasını aramaya devam etti hep.
1978’e gelindiğinde zihninde başka ihtiyaçlar
büyüyordu. Türkiye’de şairler ve yazarlar vardı; onları meslekî ve fikrî
sorumluluk çevresinde buluşturacak güçlü, sürekli, bağımsız çatı eksikti.
Düşünce hayatı dağınık çevreler hâlinde sürüyor, nice kıymetli kalem dar
halkaların dışına çıkamıyor, kültür faaliyetleri çoğu kez başladığı yerde
kalıyordu.
D. Mehmet Doğan, eleştirdiği eksiklik karşısında
seyirci kalmadı. Arkadaşlarıyla Türkiye Yazarlar Birliğinin kuruluş
çalışmalarını yürüttü. 26 Nisan 1979’da yapılan ilk genel kurulda başkanlığa
seçildi. Uzun yıllar sürdürdüğü görev boyunca TYB’yi tabela kuruluşu olmaktan
çıkarıp Türkiye’nin en geniş ve devamlı kültür mekteplerinden biri hâline
getirmeye çalıştı.
Onun nazarında teşkilâtçılık, yazarlıktan ayrı uğraş
sayılmıyordu. Kitap fikri taşıyor, kurum ise fikre zaman, mekân ve devamlılık
kazandırıyordu. Yazarın eseri raflarda yaşayabilirdi; kültür geleneği kurmak
için insanların buluşmasına, gençlerin yetişmesine, şehirlerin harekete geçmesine
ihtiyaç vardı. TYB ödülleri, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllıkları, yazar
okulları, bilgi şölenleri, Safahat ve Mesnevî okumaları, kültür kervanları,
şehir toplantıları ve şiir şölenleri aynı anlayıştan doğdu.
Doğan, kendi kitabını yazmak kadar başkalarının
yazabileceği zemini hazırlamanın da kıymetini biliyordu. Nice genç yazar
TYB’nin kapısından girdi; orada şairlerle, fikir adamlarıyla, yayıncılarla
tanıştı. Anadolu’daki pek çok şehir, düzenlenen programlarla kendi kültür
mirasını yeniden görmeye başladı. Ankara, İstanbul’un uzağında kalmış bürokrasi
merkezi görünümünden sıyrılarak edebiyatın, fikrin ve yayıncılığın güçlü
merkezlerinden birine dönüştü.
TYB, yazmadığı en hacimli eserdi
TYB, D. Mehmet Doğan’ın yazmadığı en hacimli eserdi.
Sayfaları insanlardan, şehirlerden, toplantılardan, yolculuklardan ve yıllara
yayılan emekten meydana geliyordu.
Aynı yıllarda başka büyük çalışma masasında
ilerliyordu. Doğan, Ankara’ya döndükten sonra Türkçe sözlük hazırlamaya
başlamıştı. Neden? Okuduklarında bazı kelimelerin anlamlarını bulamıyordu, bir
Türk, Türkçesini nerede arayıp bulacaktı? İşe koyuldu, ömrünü adadı. Önünde
önceki sözlükler, edebî metinler, gazeteler, dergiler, fişler ve notlar
bulunuyordu. Kelimeyi bulmak yetmiyor; anlamlarını ayırmak, kullanımını
göstermek, doğru tarifi kurmak, yaşayan dille tarihî miras arasındaki irtibatı
korumak gerekiyordu.
1981’de Büyük Türkçe Sözlük’ün ilk baskısı yayımlandı.
Eser zamanla genişledi, yenilendi ve onlarca baskıya ulaştı. Son genişletilmiş
yayın, yaklaşık 130 bin söz varlığını ihtiva ediyor; 1135 şair ve yazarın
eserlerinden seçilen misallerle kelimelerin kullanımını gösteriyordu. Osmanlıca
yazılışların eklenmesiyle sözlük, günümüz Türkçesiyle geçmiş metinler arasında
köprü vazifesi kazandı.
D. Mehmet Doğan için lügat, kelimelerin defnedildiği
mezarlık sayılmazdı. Milletin hafızasının korunduğu canlı mekândı. Âkif’in
mısrasında, Yunus’un nefesinde, Tanpınar’ın cümlesinde, eski gazetede, halk
türküsünde ve günlük konuşmada yaşayan kelimeler aynı büyük tarihin
parçalarıydı.
Yıllar sonra kendisine çalışma sırrını sorduğumda
gösterişli cevap vermedi:
“En mühim sırrım; sürekli çalışmak,
mütemadiyen okumak ve yazmak.”
Her yerde okuyabildiğini, gürültüden rahatsız
olmadığını, aynı anda birkaç kitapla ilerlediğini anlattı. Yazıya başlık ve ana
fikirle başlıyor; molalar, düzeltmeler ve yeniden okumalarla metnini
olgunlaştırıyordu. Yayına girene kadar cümlesine müdahale hakkını saklı
tutuyordu. Çalışma odasında gösterişli ilham ânları bekleyen sanatçı yoktu.
Okuyan, araştıran, yazan, silen, düzelten ve yeniden başlayan fikir işçisi
vardı.
Oğlu Sait Melih Doğan’ın anlattıkları, evdeki insanı
da görünür kılar. Babası yazarken kuvvetle odaklanırdı; evdeki seslerden
şikâyet ettiği hatırlanmazdı. Sık sık şehir dışına çıksa, ağır çalışma temposu
taşısa da ailesiyle bağı eksilmezdi. Disiplin ile müşfik yakınlığı aynı hayatta
buluşturabiliyordu. Dışarıdaki keskin münekkidin ardında, ev halkının sesini
çalışmasının düşmanı saymayan sakin baba bulunuyordu.
Kelimeler sorulduğunda gözle görülmeyen dostlarından
söz eder gibi konuşmuştu:
“Kelimelerle dostum; kelime dostuyum ben!”
Her kelimenin emek harcamaya değer olduğunu söylüyor,
anlamak kadar anlatmanın ve tarif etmenin de önemini vurguluyordu. “Kelime”nin
taşıdığı âhengi, tarihî derinliği ve geniş anlam sahasını seviyor; onun yerine
kullanılan “sözcük”ü yetersiz buluyordu. “İmkân” dururken “olanak” denmesine
itirazı, kişisel zevk meselesinin ötesine geçiyordu. Ona göre kelimeler
birbirinin renksiz karşılığı sayılmazdı. Her söz, tarih taşır; ses iklimi
kurar; düşüncenin sınırlarını belirlerdi.
Hocanın kelimelere, kullandığımız sözlerin seçimine
verdiği önem beni derinden etkiledi. Onun verdiği kelime terbiyesiyle yapıt,
yazın, sözcük, öykü, kent, olanak, delirim ve benzeri kelimelerden uzak durdum;
onları görmek istemedim. Asıl kazanç, kelime yasakları hazırlamak değildi. Her
sözün kökünü, çağrışımını, örttüğü yahut görünür kıldığı mânâyı düşünme
alışkanlığıydı. Eser ile yapıt, hikâye ile öykü, şehir ile kent, imkân ile
olanak aynı tarihî ve estetik iklimi taşımıyordu. Doğan, kelime tercihinin
dünya görüşü, zevk ve medeniyet tasavvuruyla bağını gösterdi. Onun tesiri
zamanla kitaplığımızdaki sözlükten cümlelerimize geçti.
Kelime tercihlerindeki zihniyeti ikinci vasiyeti
belledim. Kızgınlığım ondandır, kimilerinin görmediği ve anlamlandıramadığı
kızgınlığım…
Dil meselesindeki mücadelesi, Türkiye’nin yakın
tarihiyle giriştiği uzun hesaplaşmanın merkezinde yer aldı. Dil Kültür
Yabancılaşma, Bir Lügat Bulamadım, Yüzyılın Soykırımı, Türkçenin Cenaze Töreni,
Kelimelerin Seyir Defteri ve aynı çizgideki pek çok kitabında harf inkılâbını,
dil devrimini, resmî sözlükleri ve kelime tasfiyesini ele aldı. Ona göre alfabe
değişikliğiyle toplumun geçmiş metinlere ulaşması zorlaşmış, dil
müdahaleleriyle kelime hazinesi daralmış, kültürel devamlılık ağır yara
almıştı.
Mücadelesini eski kelimelere duyulan hissî bağlılıkla
açıklamak da eksik kalacaktır. Asıl kaygısı düşüncenin geleceğiydi. İnsan
bilmediği kelimenin taşıdığı kavramı ne ölçüde düşünebilirdi? Kütüphaneler
dolusu metne ulaşamayan nesil kendi tarihini kimin tercümesinden öğrenecekti?
Dil sadeleşirken ifade mi berraklaşıyor, düşünce mi yoksullaşıyordu? Yenilenmek
için hafızayı silmek şart mıydı?
Doğan, sorularını eski gazete kupürleri, kurultay
zabıtları, sözlükler, siyasî konuşmalar ve edebî metinlerle destekledi.
Türkçenin Cenaze Töreni’nde Birinci Türk Dil Kurultayı’nı ilmî ölçüler
üzerinden sorguladı. Kelimelerin Seyir Defteri’nde sözlerin tarih içindeki
yolculuğunu takip etti. Bir Lügat Bulamadım’da sözlükçülüğümüzün meselelerini
ortaya koydu. Modernleşmenin Bedeli ve Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu gibi
eserlerinde kültürel yenilginin zihnî neticelerini tartıştı.
Onun nesrinin sanatı, tam burada belirir. Araştırma
ile denemeyi, belge ile ironiyi, tarih ile güncel tenkidi aynı cümle düzeninde
buluşturdu. Akademik metin kadar kaynaklı, gazete yazısı kadar canlı, hitabet
kadar doğrudan konuşan üslûp kurdu. Bazen tek gazete haberi üzerinden çağın
zihniyetini gösterdi. Bazen unutulmuş kelimenin peşinden giderek medeniyet
tartışmasına ulaştı. Bazen herkesin doğru saydığı hükmün altına eski vesikayı
yerleştirdi ve okura yeniden düşünme sorumluluğu bıraktı.
Hükümleri sertti. Eleştirdiği çevreler kadar kendisine
yakın duran kesimlerin yanlışlarını da yazmaktan çekinmedi. Hasan Celal Güzel
yahut Oktay Sinanoğlu gibi muhafazakâr dünyada itibar gören isimlere yönelttiği
eleştiriler, taraf bağlılığından çok ölçü aradığını gösteriyordu. Okur ondan
her konuda aynı kanaatle ayrılmayabilirdi. Gene de karşısında görmezden
gelinmesi güç belgeler, güçlü sorular ve tutarlı fikrî istikamet buluyordu.
D. Mehmet Doğan’ın düşünce dünyasında Mehmed Âkif’in
ayrı yeri vardı. Âkif’i marş şairi sıfatına hapseden tören diline razı olmadı.
Onu ahlâk, iman, fikir, sanat ve millet mesuliyetini aynı hayatta birleştiren
mütefekkir olarak okudu. Camideki Şair, İstiklâl Marşı: Bin Yılın Destanı,
Mehmed Âkif: Çanakkale’den Sakarya’ya ve diğer çalışmalarıyla şairin yaşadığı
dönemi, çevresini, fikirlerini ve eserini geniş okur kitlesine taşıdı.
Taceddin Dergâhı’nın korunması, Âkif’in devamlı
anılması, Safahat okumalarının yaygınlaşması ve Ankara’da Âkif merkezli kültür
ortamının kurulması için çalıştı. 1984’te Mehmed Âkif Fikir ve Sanat Vakfının
kuruluşuna öncülük etti. 2006’da TYB bünyesinde Mehmed Âkif Ersoy Araştırmaları
Merkezinin kurulmasına katkı sağladı, her şeyi oldu yapının. Âkif’i sevmeyi
tören cümlesinden çıkarıp araştırmaya, okumaya, mekânı korumaya ve nesiller
arasında aktarmaya dönüştürdü.
Ankara da onun eserlerinde sıradan şehir değildi.
Çocukluğunun, tahsilinin, kurumlarının ve mücadelesinin merkeziydi. Ömrüm
Ankara, Türkiye’nin Kalbi Ankara ve Ankara üzerine kaleme aldığı diğer
çalışmalar, başşehrin görünmeyen kültür tabakalarını ortaya çıkardı. Şairleri,
yazarları, dergileri, tekkeleri, camileri, meydanları ve Millî Mücadele
hâtıralarıyla Ankara’nın ruh haritasını çizdi. Kültür hayatının İstanbul
çevresinde daralmasına karşı Anadolu şehirlerinin sesini yükseltti.
Türk dünyası fikri de onun için haritada aynı renkle
gösterilen ülkeler toplamından ibaret kalmadı. Ortak dilin zayıflamasını,
siyasî sınırlar kadar ağır kültür meselesi sayıyordu. Türk lehçeleri arasındaki
müşterek kelime zeminini güçlendirmek, şair ve yazarları yüz yüze getirmek,
edebiyatlar arasındaki irtibatı artırmak için çalıştı.
1992’de başlayan Türkçenin Uluslararası Şiir
Şölenleri, o idealin en canlı meyvelerindendi. Balkanlardan Kafkasya’ya, Orta
Asya’dan Anadolu’ya uzanan geniş coğrafyada şairler aynı kürsüde şiir okudu.
Şölenler Bursa’dan Konya’ya, Almatı’dan Aşkabat’a, Kırım’dan Strazburg’a farklı
şehirlerde düzenlendi. Siyasetin ayırdığı coğrafyayı şiirin sesiyle yeniden
buluşturmak istiyordu. Her şölen, kopmuş irtibata atılan yeni düğümdü.
Konya ile kurduğu bağ da aynı kültür anlayışının
parçasıydı. Şiirin ezelî âşinası saydığı şehirde yapılan Mevlâna Şiir
Şölenlerine katıldı; TYB Konya Şubesinin faaliyetlerini yakından takip etti.
Ahmet Köseoğlu ve arkadaşlarının sürdürdüğü kültür hizmetini önemsedi.
Vefatından sonra TYB Konya Kültür Evi’nde açılan D. Mehmet Doğan Kitaplığı,
adını duvara asılmış levhada bırakmadı; Mesnevî okumaları, edebiyat
toplantıları, şehir ve kültür programlarıyla yaşayan mekâna dönüştü. 2025’te
düzenlenen 14. Uluslararası Mevlâna Şiir Şöleni onun hâtırasına ithaf edildi.
Konya, kendisini seven fikir adamına vefasını sessiz hüzünle sınırlamayıp
faaliyete dönüştürdü.
D. Mehmet Doğan da hayatı boyunca aynı şeyi yapmıştı:
Sevgiyi işe dönüştürmek…
Topçu’yu sevdi; onun fikir mirasını kitaplarla ve
belgesellerle taşıdı. Âkif’i sevdi; vakıf, araştırma merkezi, okumalar ve anma
faaliyetleri kurdu. Türkçeyi sevdi; sözlük hazırladı, dil üzerine onlarca eser
yazdı. Yazarı sevdi; Türkiye Yazarlar Birliğini kurdu. Ankara’yı sevdi; şehrin
kültür hafızasını ortaya çıkardı. Türk dünyasını sevdi; şairleri sınırların
ötesinde buluşturdu.
1987’de Tunuslu Raşid Gannuşi ve arkadaşlarına verilen
ağır cezaları protesto etmek için Tunus Büyükelçiliğinin önüne siyah çelenk
bıraktı. İki arkadaşıyla gözaltına alındı, Devlet Güvenlik Mahkemesinde
yargılandı ve beraat etti. Hadise, fikir adamlığının onun hayatında kâğıt
üzerinde kalmadığını gösteriyordu. Haksızlık karşısında söz söylemek kimi zaman
kitap yazmayı, kimi zaman elçilik önüne siyah çelenk bırakmayı gerektiriyordu.
1991’de Türkiye Yazarlar Birliği Vakfını kurdu. Aynı
dönemde Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesinde yazarlık dersleri verdi.
1994’te Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfının kurucuları arasında yer aldı.
1996’da TBMM tarafından RTÜK üyeliğine seçildi ve 2005’e kadar görev yaptı.
Yeni Devir, Zaman, Yörünge, Vakit, Akit, Vahdet, Karar ve Gerçek Hayat gibi yayınlarda
günlük yahut haftalık yazılar yayımladı. Türk Aile Ansiklopedisi’nin üç ciltlik
yayınını yönetti. Görevler ve yayın mecraları değişti; ana mesele değişmedi.
Burada bir parantez açmama müsaade edin lütfen, ki
bunu ilk kez yazıyorum. Melûn FETÖ darbesi ertesinde uçuşan anekdotlar arasında
ülkücü görünümlü bir pehlivan hocayı Zaman gazetesinde yazmakla ve gönül
vermekle itham etti. Hocam bunu ispatlamayan şerefsizdir, yalan beyanatıyla
hodri meydan dedi. Ben de sinirlerime hakim olamadım. Kimsenin konuşmadığı
zamanlarda kelle koltukta Türkçe savaşı vermiş bir adamın adını melânetlerle
bir arada anmak, gönül bağı kurmak… Sonuçta bu şahsa tazminat ödemek zorunda
kaldım. İki dünyada da elim yakasındadır. Hoca vefat etti, onu ahirette
görecek, bilemem ama ben hakkımı helâl etmiyorum. Çünkü attığı iftira, itham
belki de yapılabilecek son kişiye idi. Bu nasıl bir gözü dönmüşlük, kin ve
nefretti? Allah’a havale edip geçeyim…
Eserleri tarih, siyaset, dil, edebiyat, basın, şehir
ve medeniyet sahalarına yayıldı. Batılılaşma İhaneti kültürel teslimiyeti
sorguladı. Tarih ve Toplum: Türkiye’de Toprak Meselesi resmî tarih okumalarına
farklı pencere açtı. Darbeler, Müdahaleler ve Siyasî Sistem vesayet düzenini
tartıştı. Camideki Şair ve Âkif kitapları millî şairi yeniden okuttu. Bir Lügat
Bulamadım ile Büyük Türkçe Sözlük, sözlükçülüğümüzün imkânlarını ve yaralarını
görünür kıldı. Dil Kültür Yabancılaşma, Yüzyılın Soykırımı ve Türkçenin Cenaze
Töreni, dil üzerinden yürütülen hafıza müdahalesini ele aldı. Ömrüm Ankara,
başşehrin saklı kültür tarihini gün ışığına çıkardı. Kelimelerin Seyir Defteri,
onun yıllarca dostluk ettiği sözlere dair uzun yolculuğunun hülasası oldu.
Eserlerinin konu çeşitliliği fikir dağınıklığı
doğurmadı. Bütün yollar aynı soruya çıkıyordu: Kendimiz olarak kalabilecek
miyiz?
Doğan, ömrü boyunca cevabını aradı. Türkçeyi
düşüncenin evi, tarihi milletin hafızası, edebiyatı ruhun dili, şehri
medeniyetin görünür yüzü, kurumu ise emeğin devamlılık kazanmış hâli saydı. Bu
yüzden sözlükçülüğü, yayıncılığı, gazeteciliği, belgeselciliği ve
teşkilâtçılığı aynı istikamette ilerledi. Fikri kitapta bırakmadı; kitaptan
kuruma, kurumdan faaliyete, faaliyetten geleneğe taşıdı.
Çalışmaları çok sayıda ödülle karşılık buldu. 1978’de
Türkiye Millî Kültür Vakfı teşvik ödülünü, 1982’de Yazarlar Birliği Dil
Ödülü’nü, 1995’te Özbekistan Yazarlar Birliği Milletlerarası Kaşgarlı Mahmud
Mükâfatı’nı, 2004’te Balkanlar Türk Kültürüne Hizmet Ödülü’nü, 2012’de Karaman
Dil Ödülü’nü aldı. 2016 Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Ödüllerinde yazın
sahasında ödüle değer görüldü. 2021’de Mehmed Âkif İnan Kültür Sanat ve
Edebiyat Ödülü verildi.
Gene de onun hayatını ödüllerle anlatmak güçtür. Asıl
mükâfatı, sözlüğünü açarken kelimenin kökünü merak eden okurda; TYB çatısı
altında ilk konuşmasını yapan genç yazarda; Safahat’ı yeniden okumaya başlayan
talebede; şiir şöleninde başka Türk yurdundan gelen şairin sesini işiten
insanda; Ankara’nın unutulmuş sokağına farklı gözle bakan şehir sakininde
saklıydı.
Kaybıyla açılan boşluğun büyüklüğü de buradan doğuyor.
Türkçe üzerine çalışan uzmanlar, yakın tarih yazan araştırmacılar, kültür
kuruluşlarını yöneten idareciler, Âkif’i inceleyen akademisyenler elbette
bulunacaktır. D. Mehmet Doğan’ın farkı, bütün sahaları aynı medeniyet tasavvuru
çevresinde birleştirebilmesiydi. Sözlük maddesinden millet fikrine, şiir şöleninden
Türk dünyasına, eski gazete kupüründen resmî tarih tenkidine, Ankara sokağından
kültürel istiklâl meselesine ulaşabiliyordu.
Onun ardından eksilen tek kalem olmadı. Hafıza,
cesaret, dil zevki, kurum aklı, çalışma ahlâkı ve uzun soluklu takip iradesini
aynı şahsiyette birleştiren münevver tipi eksildi. Günümüzde görünürlük süratle
artarken derinlik azalıyor; insanlar her mesele hakkında konuşurken ömrünü aynı
davaya verenler seyrekleşiyor. Doğan, yarım asır boyunca aynı temel meselelerin
peşinde yürüdü. Değişen siyasî iklimlere, çevrelerin alkışına yahut tepkisine
göre istikamet değiştirmedi. Gençliğinde söylediğini olgunluk çağında makam
uğruna terk etmedi.
Onu büyüten vasıf, yanılmazlık iddiası taşımamasıydı.
Bazı hükümleri tartışılabilir, kimi değerlendirmeleri sert bulunabilir. Büyük
fikir adamına gösterilecek gerçek hürmet, sözlerini dondurup dokunulmaz hâle
getirmekten geçmez. Açtığı meseleleri ilmî ciddiyetle sürdürmek, delillerini
incelemek, haklı çıktığı yerleri teslim etmek, itiraza açık hükümlerini
bilgiyle tartışmak gerekir. Kendisi de uyuşuk hayranlar yerine uyanık okurlar
arıyordu. Kaynağa giden, kelimeyi tartan, hükmünü delille kuran ve gerektiğinde
kendi çevresine itiraz edebilen insanlar…
Yazdıklarından ve en yakınındakilerden de el alarak
gelin bir manzara hayal edelim: Akşamları çalışma masasının başına oturduğunda
çevresinde kitaplar bulunan... Klâsik Türk mûsikîsi dinleyen, birkaç eseri
beraber okuyan, birinde tıkandığında ötekine geçen... Başlıkla ana fikir
zihninde birleşince yazmaya başlayan; cümlelerini tekrar tekrar düzelten... Bir
adam ve bir masa…
Dışarıdan
bakıldığında sessiz iş görülürdü tüm bunlar. O sessizliğin içinde Türkçenin
yüzyılları, Âkif’in sesi, Topçu’nun mesuliyet çağrısı, Ankara’nın sokakları,
Türk dünyasının ayrılmış şehirleri ve henüz yazmaya başlamamış gençlerin
geleceği vardı.
İki yıl önce bir 11 Ağustos günü o masa sahipsiz
kaldı.
Kelimelerse sahipsiz kalmadı. Sözlükte, kitaplarda,
gazete yazılarında, belgesel metinlerinde ve yetişmesine katkı sunduğu
insanların cümlelerinde yaşamayı sürdürdü. Kurduğu müesseseler faaliyetlerine
devam etti. Adına kitaplıklar açıldı, bilgi şölenleri düzenlendi, şiir
toplantıları hâtırasına ithaf edildi. Vefatıyla kapanmış görünen hayat,
eserleri ve kurumları üzerinden genişlemeye başladı.
Taceddin Dergâhı’nın haziresinde toprağa verilen kişi,
ömrü boyunca geçmişle gelecek arasındaki irtibatı korumaya çalışmıştı. Şimdi
kendisi de o hafızanın parçasıydı. Âkif’in hâtırasına komşu mezarı,
ziyaretçisine sessizce aynı hakikati söylüyordu: Milletler, kendileri için ömür
tüketen insanları hatırladıkları ölçüde yaşarlar.
D. Mehmet Doğan, kelimeleri korurken aslında milletin
kendisini korumaya çalıştı. Yazarı teşkilâtlandırırken kültürün yarınını
düşündü. Tarihle hesaplaşırken bugünün zihnî bağımsızlığını aradı. Şehirleri
anlatırken kaybolan medeniyet yüzünü görünür kıldı. Âkif’i hatırlatırken söz
ile hayatın yeniden birleşmesini istedi.
Onun hayatı, tek cümlede özetlenebilir:
Okuduğu için yazdı, inandığı için mücadele etti,
sevdiği için korudu ve gelecek nesiller devam ettirsin diye kurdu.
Göçünü topladı; kelimelerini, eserlerini ve
mesuliyetini bize bıraktı.










Yorumlar
Yorum Gönder