Acayipistan’da iktidarın hâli
acayipti. Muhalefetin hali ise öylesine acayipti ki ülkenin adı ilk kez tam
karşılığını bulmuştu.
Muhalefet, belediyeleri almak için ‘Her şey çok güzel
olacak,’ demişti. Belediyeler alınınca cümlenin kişileri sessizce
değiştirilmişti. Her şey gerçekten güzelleşmişti aslında; başkanın yeğeninin
özgeçmişi, danışmanın otomobili, organizasyon şirketinin bilançosu, ihale
komisyonunun hafta sonu programı...
Halk yine cümle dışı kalmıştı.
Acayipistan’ın muhalifleri büyükşehirleri, sahil
şehirlerini, iç bölgelerdeki nice belediyeyi kazanmıştı. Seçim gecesi
meydanlarda demokrasi kazanmıştı kazanmasına ama ertesi sabah insan
kaynaklarında kuzenler sıraya girmişti.
Yeni başkan makamına oturur oturmaz ilk talimatını
verdi:
-Liyakati esas alacağız.
Özel kalem müdürü sordu başkana:
-Hangi liyakati efendim?
-Soyadımızı doğru yazabilme liyakatini.
Başkanın kardeşi belediye şirketine, yeğeni kültür
müdürlüğüne, bacanağı satın almaya, eski okul arkadaşı iştirake, okul
arkadaşının berberi de strateji birimine yerleştirildi. Berberin strateji
tecrübesi sorulunca başkan çok sinirlendi:
-Yıllardır enseyi nereden düzelteceğini biliyor.
Şehri de düzeltir.
Belediyenin personel ilânında ‘En az beş yıl deneyim’
şartı vardı. Başkanın yakını başvurunca beş yılın meslek deneyimi anlamına
gelmediği açıklandı. Aileyle beş yıllık tanışıklık yeterliydi.
Muhabir yine sordu çiçeği burnunda başkana:
-Belediyeye akrabalarınızı doldurduğunuz söyleniyor.
Başkan gülümseyerek:
-Doldurmadık. Aile bütünlüğünü koruduk.
-Dört kardeş, üç yeğen, iki enişte aynı kurumda.
-Aile Bakanlığının hedeflerine katkı sağlıyoruz.
-Belediye çalışanları aylardır maaş bekliyor.
-Akrabalarımız belediyede olmasa çalışanların hâlini
içerden kim takip edecek?
Belediyelerin kapısında ‘Halkın Belediyesi’ yazyordu
yazmasına da halk içeri girmeye çalışınca güvenlik kimlik sorardı, başkanın
kayınbiraderiyse kart basmadan geçerdi.
KAPI HERKESE AÇIKTI, İHALE DOSYASI
BAZILARINA
Muhalif belediyeler şeffaflığa çok önem verirdi. Öyle
ki ihaleleri camdan odalarda yaparlardı. Camlar koyu filmdi, dışarıdan hiçbir
şey görünmezdi.
İhale ilânı sabaha karşı 03.17’de yayımlanır, başvuru
03.24’te sona ererdi. İhaleyi kazanan şirket 03.10’da teşekkür mesajı
paylaşırdı.
Hal böyle olunca rakip firma temsilcisi komisyona hemen
sorar:
-İhale daha açılmadan sonucu nasıl bildiler?
Komisyon başkanı cevaplar:
-Katılımcı demokrasi. Sürece erken katılmışlar.
-Şartnamede niçin ‘Şirket sahibinin adının ilk harfi
R, soyadının son harfi T olacaktır’ yazıyor peki?
-Rekabeti artırmak için.
-Tek şirket uyuyor.
-Demek ki rekabeti kazanmış.
Acayipistan belediyelerinde doğrudan temin, dolambaçlı
işlerin en kısa yoluydu. İş önce parçalara bölünür, ardından her parça aynı
adrese teslim edilirdi. Pastayı dilimleyenler değişse de pastane hiç
değişmezdi.
Bir başka gün başkana başka konularda sorular sordular:
-Aynı organizasyon şirketine niçin sürekli iş
veriyorsunuz?
-Güven ilişkimiz var.
-Ne zamandır tanışıyorsunuz?
-İlk ödemeden beri.
-Piyasa araştırması yaptınız mı?
-Elbette. Firmaya piyasayı sorduk, bize kendilerini
gösterdi.
Belediyeden alacağı bulunan küçük esnaf, büyük esnaf,
iş adamları aylardır alacaklarını tahsil edebilmek için kapıda bekliyordu.
Sonunda deneyimli tanıdıklardan biri işin yolunu yordamını öğretti:
-Alacağının yüzde onunu içeride bırakacaksın.
Küçük bir şaşkınlık, afallama:
-Belediyeye mi?
-Hayır, belediyeye giden yola.
-Paramı almak için para mı vereceğim?
-Acayipistan’da musluk suyu akıtmak için çevrilir.
Kamu musluğu da öyle.
Esnaf komisyoncuya para veriyor, kendi alacağının
kalan kısmını tahsil ediyor, belediye de bunu ‘piyasa ile güçlü iş birliği’
diye duyuruyordu. Belediyenin borcu kapansa da esnafın ahlâk hesabı hep açık
kalıyordu.
Rüşvet kelimesi kaba bulunduğu için kullanılmazdı. ‘Dosya
hızlandırma bedeli’, ‘gönüllü koordinasyon payı’, ‘kurumsal teşekkür’, ‘çayın
yanına bırakılan şeker’ denirdi. Şeker bazen çantayla gelirdi.
Mali işler müdürü uyardı:
-Çantayı masaya koymayın, kamera görüyor.
Bunun üzerine aracı sorar:
-Nereye koyayım?
-Şeffaf yönetiyoruz. Kameranın görmediği şeffaf
bölüme.
KONSER VAR, MAAŞ SONRA
Muhalif belediyelerin en sevdiği hizmet konserlerdi,
ötekine birazdan geliriz. İşçi maaş alamazdı ama sanatçı avansını peşin alırdı.
Belediye çalışanı muhasebeye gider yine bir gün:
-Üç aydır maaş yatmadı.
-Bütçe sıkıntımız var.
Dışarıdan bas sesi gelir.
-Bu ses ne?
-Tasarruf konserimizin ses kontrolü.
-Konser kaça mal oldu?
-Rakamlarla halkın moralini bozmayalım.
-Benim moralim zaten bozuk.
-Akşam meydana gelin, ücretsiz düzeltiyoruz.
Konser halka ücretsizdi. Halkın ödediği vergiler bu
hesapta halktan sayılmıyordu.
Sahne üç günlük kuruluyordu, faturası üç nesillik...
Işık sistemi öyle pahalıydı ki belediye bütçesinin
karanlık tarafını aydınlatmaya yetiyordu. Ses sistemi mahalleleri inletirdi,
ihalenin sesi savcılığa ulaşınca ‘kültüre saldırı’ denirdi.
Başkan basın toplantısı düzenler:
-Gençleri sanatla buluşturduk.
Gazeteci sorar:
-Aynı hizmet piyasadaki bedelin katlarına alınmış
deniyor.
-Sanatın fiyatı ölçülemez.
-Fatura ölçülmüş.
-O muhasebenin sanata müdahalesidir.
-Çalışan maaşları gecikiyor.
-Sanat sabır ister.
-İşçiler neden sanatın bedelini ödüyor?
-En geniş katılımı sağlamış oluyoruz.
Konser gecesi başkan ön sırada halkla bütünleşirdi.
Halk bariyerin arkasında, başkan protokoldeydi. Bütünleşme uzaktan yapılıyordu.
Şarkıcı sahneden ‘Her şey güzel olacak!’ diye bağırırken
belediye işçileri kalabalığın içinden sesleniyordu: “Maaş ne zaman?”
Bu esnada müziğin sesi yükseltilirdi.
Acayipistan’da ses sistemi, cevabı bulunmayan
soruların üzerine kurulurdu.
PARTİ VAR, PARTİ VAR
Acayipistan muhalefetinin kimi yöneticileri halkın
dertleriyle geceleri daha bir yakından ilgilenirdi. O kadar yakından ki
toplantılar lüks otellerde başlar, yatlarda devam eder, sabaha karşı ‘strateji
kampı’ diye kayda geçerdi.
Masada pahalı içkiler, fonda yüksek müzik, çevrede
kamu gücünün büyük başkana açtığı statü imtiyazı sosuyla açtığı kapılarda genç
yüzler bulunurdu. Ertesi gün belediyenin sosyal medya hesabı fotoğraf
paylaşırdı: ‘Gençlerin geleceğini konuştuk.’ Halbuki gençlerin bir kısmı
geleceği değil, sabah eve nasıl döneceğini düşünürdü.
Ardından başkana sorar gazeteciler ve kimi meraklılar:
-Oteldeki geceye kimler katıldı?
-Çalışma arkadaşlarımız.
-Görüntülerde belediye işi görünmüyor.
-Ekip ruhu görünmez, hissedilir.
-Alkol faturası belediye iştirakinden mi çıktı?
-Sıvı ihtiyaçları kaleminden. Hem yabancıya gitmedi
para, kendi pavyonumdan getirttim. Belediyenin parasını da yabancılara
yedirmiyorum. Çalışanlarımızdan kimisi belediyeden maaş alıyor ama benim
mekânlarımda çalışıyor.
-Genç kadınlara makam gücüyle yaklaşıldığı iddia
ediliyor.
-Başkanınız olarak gençliğe çok önem veririm.
-İddia edilen şey önem vermek değil, nüfuz kullanmak.
-Kelimeleri çarpıtmayın. Başkanımız nüfuzlu olduğu
için nüfuz kullanmış gibi görünebilir.
Acayipistan’da kimi başkanlar çapkınlıklarını devrimci
özgürlük, rahatsız edici ısrarlarını uygar hayat, makamla kurdukları eşit
olmayan ilişkiyi karşılıklı yakınlaşma diye paketlerdi. Kadın hakları
konuşmasında en önde yürür, gece olunca kadınların sınırlarını geride
bırakırlardı.
Sonra da parti sözcüsü açıklama yapardı:
-Özel hayat üzerinden siyaset yapılmasını doğru
bulmuyoruz.
Bunun üzerine muhabir sorar:
-Belediye imkânı, makam baskısı ve kamu parası iddiası
varsa hâlâ özel hayat mı?
-Konu özel hayat sınırını aşmış olabilir. Biz yine de
sınırı geriden çiziyoruz.
Ülkenin kimi muhalifleri, kendi mahallesinin erkeğine
ahlâk sorusu sormayı gericilik sayar, karşı mahallenin erkeğine aynı soruyu
sorarken uygarlığın sözcüsü kesilirdi. İlke, parti rozetine duyarlı çalışan
turnike gibiydi. Tanıdığı renk gelince açılırdı.
GELİN DE SİLKELEYİN!
Acayipistan’ın en büyük belediyesinin başkanı
meydanlara çıkıp göğsünü gere gere heyecanla bağırıyordu her mitinginde: “Gelin
de silkeleyin!”
Kalabalık da alkışlıyordu. Kitle o biçimdi, kitleye de
ara ara değinelim ki eksik kalmasınlar. Bir daha böyle bir kitle, böyle
bağlılık bulunur mu; velinimetler, velinimet! Savcı dosyaları açınca aynı
kalabalık kızar, bağırır çağırırdı: “Siyasi operasyon!”
Başkanın atraksiyonu meydanda meydan okumaydı ama
adliye kapısında kullanım kılavuzuna dönüşmüştü adeta: ‘Silkeleyin derken mecaz
yapmıştım.’
Savcı sorar haşmetli eski başkana:
-İhale dosyasındaki imza sizin mi?
-Siyaseten benim olabilir.
-Banka hareketi burada.
-Algısal hareket.
-İtirafçı sizin ekibinizden.
-Baskı altında konuşmuştur.
-İhbarcı da sizin partinizden.
-Satılmıştır.
-Parayı verdiğini söyleyen iş insanı sizin
destekçiniz.
-Kandırılmıştır.
-Eğlence görüntüsündekiler özel kaleminizde çalışıyor.
-Montajdır.
-Görüntüyü sizin kameranız çekmiş.
-Kameramız ele geçirilmiştir.
-Kamerayı çeken kişi de itiraf etti.
-Hafızası hacklenmiştir.
Tabi cevapları bizim burada yazdığımız gibi seri
vermedi haşmetli başkan; sık sık ‘bu soruyu muhatap almıyorum’ deyip durdu
mahkemede.
Soruşturmayı açmayla kararı açıklama arasındaki mesafe
bazen makam arabasıyla geçiyordu. Gözaltına alınanı suçlu, tutuklananı mahkûm,
iddianameyi karar gibi sunanlar çıkıyordu. İnsanlar sabırsız, mahkemeler
titizdi, titiz olmak yükümlülükleri zaten ama muhalefet sabırsızdı. Kitlelerini
de düşünmek zorundalardı ki en büyük güvenceleri ve teselli kucakları
kitleleriydi. Geri kalanlar eski başkana ve ekibine inanmıyor, güvenmiyordu ama
biricik kitle her şeye razıydı. Muhalefet hakimlere itiraz ediyor, kendi
belediyesindeki her dosyayı okumadan çöpe atıyorlar, itiraz haklarını
dokunulmazlık sanıyorlardı.
Birileri köşesinden “Suçlu!” diye asılıyor, muhalefet
ve biricik kitlesi öteki köşeden “Masum!” diye yükleniyordu. Mahkeme mi?
Mahkeme de adeta ortaya oturacak yer bulamıyordu.
Oysa soruşturma siyasi saikle açılmış olsa bile
dosyadaki sahte fatura kendiliğinden dürüst olamazdı. Ne ki Acayipistan
taraftarı cümlelerin ikinci yarısını okumaz, ilk yarı hangi partiye yarıyorsa
orada nokta koyardı.
ULU ÖNDER ACİL ÇIKIŞ KAPISI
Muhalif yöneticiler köşeye sıkışınca kurucu
önderlerinin arkasına sığınıyordu hep. Önder hayattayken kamu malına el
uzatanlara ne söyleyeceği hiç konuşulmaz; adı, savunma dilekçesine zırh gibi
takılıyordu.
Gazeteci sorar:
-İhale niçin aynı şirkete verildi?
Başkan cevap verir:
-Biz Ulu Önder’in askerleriyiz.
-Faturadaki şişkinliği soruyorum.
-Siz sevmeseniz de sevmeye devam edeceğiz.
-Belediye kasasından çıkan parayı soruyorum.
-Cumhuriyet değerlerinden taviz vermeyiz.
-İşçinin maaşı nerede?
-Ne mutlu Acayipistanlıyım diyene!
Muhabir sonunda pes eder:
-Kasa boş mu?
Başkan ayağa kalkar:
-Yaşa Ulu Önder!
Basın danışmanı açıklamayı başarılı bulmuş, hiçbir
soruya cevap verilmemiş, tüm cevaplar alkışlanmıştı.
Heykel yapmak da vazgeçilmez hizmetti muhalefet için.
Yolun çukuru kapatılmaz, yanına Ulu Önder heykeli dikilirdi. Vatandaş çukura
düşüp heykeli görünce düşüşünün uygarca olduğuna kanaat getirirdi.
Parkta bank yoksa da üç heykel vardı. Kreşte öğretmen
eksik, girişte dev büst bulunuyordu. Belediye işçisi maaşını alamıyor, yine de
her sabah heykelin çevresini temizliyordu. Bronz parlarken bordro kararıyordu
adeta.
Vatandaş sorar:
-Heykel kaça mal oldu?
Yetkili öfkelenir:
-Değerlerimize fiyat biçemezsiniz.
-Faturada fiyat biçilmiş.
-O sanatçının takdiri.
-Aynı parayla iki kreş yapılabilirdi.
-Kreşler eskir, heykel kalır.
-Çocuklar?
-Onlar büyür.
Acayipistan’da geçmişe saygı, geleceğin bütçesinden
kesilirdi.
PROJELERİ SAYAR MISINIZ?
Sokak röportajlarında muhalif seçmene mikrofon
uzatılır:
-Partinizin yaptığı üç hizmeti sayar mısınız?
Seçmen düşünür:
-Özgürlük... Çağdaşlık... şey...şey… Şu an aklıma
gelmedi, heyecanlandım bir an.
-Somut proje?
-Çok var.
-Üç tanesi?
-Siz taraflısınız, yandaşsınız, pis yandaşlar!
Muzip muhabir yardım eder:
-Köprü, hızlı tren, şehir hastanesi?
Seçmenin gözleri parlar bir anda:
-İşte! Hepsini biz yaptık.
-Onları iktidar yaptı ama.
-Biz önerdik.
-Önerdiğinize ilişkin kayıt var mı?
-Halkın gönlünde vardır.
-Belediyenizin yaptığı projeyi soruyorum.
-Çok güzel konserler, ulu önderimizin heykellerini
yaptı. Lokantaları saymıyorum bile. Lokantada yemeği on liraya yiyorum, arabamı
az ilerde belediyenin otoparkına elli liraya park ediyorum. Park sorunu da yok.
Daha ne isterim ki!
Acayipistan’da siyasal aidiyet bilgi gerektirmez, takım
tutar gibi parti tutulur, fikstür bilinmese de formalar giyilirdi. Taraftar,
kendi yönetiminin projesini sayamazdı, karşı tarafın projesini sahiplenirkense
özgüveni tamdı.
Ülkenin muhalif seçmeni sık sık “Biz eğitimliyiz,” der,
eğitim, tuttuğu partinin faaliyet raporunu okumaya yetmezdi.
Diploma duvarda durur, muhakeme mitinge giderdi.
RAKI UCUZLAYACAK, MAAŞ İNŞALLAH
Muhalefetin en gür vaatlerinden biri asgari ücrete zam
yapmaktı. Belediyenin asgari ücretli işçisi bunu duyunca sevindi:
-Maaşımız artacak mı?
Başkan cevap verdi:
-Ülke genelinde iktidara gelince.
-Şimdi belediyede iktidarsınız.
-Yerel iktidar maaşa yetmiyor.
-Seçimden önce belediye çalışanına yüksek ücret sözü
vermiştiniz.
-Sözümüz yüksek kaldı, bütçe aşağıda.
-Üç aydır
mevcut maaş da yatmıyor.
-Zamlı düşünün, moraliniz düzelsin.
İçki fiyatlarının düşürülmesini de özgürlüğün ölçüsü
sayıyorlardı. Ekmek zamlanınca ekonomik kriz, rakı zamlanınca rejim krizi ilan
edilirdi.
İşçi sorar:
-Evde çocuk süt bekliyor.
Partili cevap verir:
-Rakı üzerindeki vergiye karşı ortak mücadele
vermeliyiz.
-Ben rakı içmiyorum.
-O zaman özgürlük bilinciniz eksik.
-Süt alacak param yok.
-İktidara gelince asgari ücreti artıracağız.
-Belediyedeki maaşımı bugün verseniz?
-Taleplerinizi ülke gerçeklerinden koparmayın.
Belediye kasasında para vardı, ne var ki yöneticilerin
cakası, gezi programı, makam odası tadilatı, danışman ordusu ve kültür adı
altında şişen faturalar sıraya herkesten önce girmişti. İşçinin maaşıysa
kuyruğun sonundaydı. Belediye emekçisi her ay bordro alır, ücret alamazdı.
Bordro, paranın var olduğuna ilişkin edebî metin sayılıyordu.
İŞİN İÇİNDEN ÇIKAMAYINCA SANDIĞA GİRMEK
Dosyalar arttıkça parti yönetimi tek cümlelik
savunmaya geçer olmuştu: “Bizi sandıkta yenemeyenler yargıyla durduruyor.”
Gazeteci sordu bunun üzerine:
-Rüşvet iddiasına cevabınız nedir?
-Sandık.
-İhaledeki usulsüzlük?
-Sandık.
-Kendi yöneticilerinizin itirafları?
-Sandık.
-Belediye alacaklısından komisyon istendiği iddiası?
-Erken seçim.
-Delillere ne diyorsunuz?
-Seçim takvimini açıklayın.
Acayipistan’da sandık, yöneticiyi seçmek için
kullanılan demokratik araç olmaktan çıkmış, suç dosyalarının üzerine konan dev
mühre dönüşmüştü. Yeterince oy alan kişinin ihale kanunundan muaf olduğu
sanılıyordu.
Taraftar; “Milyonlar oy verdi,” derken hakim de; “Milyonlar
faturayı da imzaladı mı?” diye sorardı. İmzalayan kişi belliydi. Ne ki
kalabalık sorumluluğu buharlaştırmak için işe yarıyordu. Başkan suçu işlediyse
seçmen mağdur, seçmen sorgularsa parti hain, parti hesap sorarsa rakip
kazanırdı. Böylece kimse hesap sormaz, herkes kaybederdi.
Muhalefetin uyuşmuş kitlesi ekrandaki para trafiğini
izliyor, kendi ekibinden gelen itirafları dinliyor, ihaleyi alanla veren
arasındaki mesajları görüyor, ardından derin analizini yapıyordu:
-Zamanlaması manidar.
-Para hareketleri gerçek mi?
-Zamanlaması manidar.
- İtirafçı sizin atadığınız kişi.
-Zamanlaması manidar.
-Olay üç yıl önce olmuş.
-Ortaya çıkış zamanlaması manidar.
-Ne zaman ortaya çıksa uygun olurdu?
-Biz iktidara geldikten sonra.
-O vakit soruşturacak mısınız?
-Ülkenin huzurunu bozmanın anlamı var mı?
Acayipistan’da yolsuzluk karşıtlığı iktidara gelene dek
sürer, koltuğa oturunca yolsuzluğun adı ‘yıpratma kampanyası’ olurdu.
MADALYONUN İKİ YÜZÜ, HALKIN TEK CEBİ
Acayipistan halkı sonunda madalyonun öteki yüzüne
baktı. İlk yüzde vergi, ihale, makam arabası, zenginlere kıyak ve bitmeyen
sabır varken öbür yüzde konser, akraba, komisyon, eğlence, heykel ve bitmeyen
mağduriyet anlatısı duruyordu. Yüzler farklıydı. Madalyon aynı cepten
çıkıyordu.
Hırsızlar ideolojik ayrılığa saygı gösteriyor, kasayı
sırayla kullanıyordu.
Kahvede iki vatandaşın tartışmasına kulak verelim
şimdi de:
-Sizin belediye çalmış.
-Sizin hükümet daha çok çalmış.
-Bizimki yol yaptı.
-Bizimki konser yaptı.
Yan masadaki emekli sorar:
-Çalmak için hizmet türü mü seçiyoruz?
İkisi birden döner:
-Sen hangi taraftansın?
Emekli çay bardağını gösterir: “Hesabı ödeyen
taraftan.”
Kimse o tarafı tanımıyordu. Acayipistan’da en
kalabalık kesimin partisi yoktu, faturası vardı.
Akşam, televizyonlarda iki sözcü karşı karşıya geldi.
İktidar sözcüsü muhalefetin belediye dosyalarını sallar. Muhalefet sözcüsü
iktidarın eski ihale dosyalarını masaya vurur. Dosyalardan yükselen toz
stüdyoyu kaplardı.
Sunucu sorar:
-İkiniz de iddialara cevap vermek ister misiniz?
İktidar sözcüsü karşı tarafın dosyasını gösterir:
-Önce onlar cevap versin.
Muhalefet sözcüsü öteki dosyayı kaldırır:
-Asıl önce bunlar cevap versin.
Program bitti. Hiç kimse kendi dosyasını açmadı
anlayacağınız.
Bu iki uçlu yaşanmışlıklar halka da vizyon katıyordu.
Kimileri muhalefetin hiçbir zaman iktidar olmak istemediğini, çünkü onca şeyle
uğraşmaktansa başka şeylerle uğraşmanın daha keyifli olduğunu anlamıştı iyice.
Normal insanın hafzalıasının almayacağı işleri yapmanın iktidara yaradığı
aşikârken bunları bile isteye yapmanın başka izahı olamazdı. Epey bir çoğunluk tastamam
böyle düşünüyordu.
Ertesi sabah belediye işçileri bankamatiğe gittiklerinde
maaşlarının yine yatmadığını gördüler. Meydanda ise yeni konserin afişi
asılıydı ve afişte “Özgürlük Şarkıları” yazıyordu.
İşçi cebindeki son parayla otobüs kartına yükleme
yaptı. Kart yetersiz bakiye uyarısı verdi. Eve yürürken Ulu Önder’in yeni
heykelinin önünden geçti. Heykelin açılışı için dev bir sahne kurulmuştu.
Sahnenin yanında “Halkın parası halka” pankartı sallanıyordu.
İşçi pankarta baktı, sonra boş cüzdanına; ‘Para halka
dönmüş, belli ki beni evde bulamamış.’ diye geçirdi içinden.
O sırada belediye hoparlöründen başkanın sesi
yükseldi: “Hiç kimse bizi halkımıza hizmet etmekten alıkoyamaz!”
İşçi durdu. Üç aylık ücretini, komisyon isteyen
aracıyı, lüks oteldeki toplantıyı, partileri, grup çalışmalarını, şişirilmiş
konser faturalarını, işe giren yeğenleri, her soruya cevap diye gösterilen
sandığı düşündü. Sonra gülümsedi: “Başkanım, sizi hizmetten alıkoyan yok.
Hizmetin bize uğramasını bekliyoruz.”
Hoparlör cevap vermedi tabi ki; müzik başladı.
Acayipistan’da iktidar halkı susturmak için konuşuyor,
muhalefet halkı duymamak için şarkı söylüyordu.
Madalyon havaya atıldı.
Hangi yüzü gelirse gelsin, yere düşen yine halk oldu.
NOT: Acayipistan hayalî ülkedir. Metindeki
kişi, kurum ve olaylar siyasal körleşme, kamu ahlâkı ve hesap verebilirlik
üzerine kurulu hiciv tipleridir. Soruşturma, iddianame ve tutuklama kesinleşmiş
mahkûmiyet anlamına gelmez, masumiyet karinesi esastır.

Yorumlar
Yorum Gönder