Ahmet Hâşim
hakkında yıllardır tekrar edilen yargılar gerçekten metinlerden mi doğdu, yoksa
birbirini kopyalayan kabullerden mi? Edebiyatımızın velût kalemlerinden
şair-eleştirmen Osman Özbahçe, yeni kitabı Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet
Hâşim üzerinden sadece büyük bir şairi yeniden okumuyor, aynı zamanda
edebiyat tarihimizin en yerleşik ezberlerini de cesaretle sorguluyor.
Şiirin merkezinden
hareket eden bu söyleşi; Hâşim'i olduğu kadar eleştiriyi, edebiyat tarihini ve
okuma biçimlerimizi de yeniden düşünmeye davet ediyor.
Hâşim'i Çağının
Ötesine Taşıyan Asıl Güç
YUSUF ALPASLAN
ÖZDEMİR (YAÖ): Osman Hocam, kitabınızın adından başlayalım; en başta kitabın
ismi başlı başına güçlü bir iddia taşıyor: Yüzyılları Birleştiren Şair. Ahmet
Hâşim’i sadece belli bir dönemin büyük şairi değil de “yüzyılları birleştiren”
bir isim yapan esas kırılma noktası sizce nedir? Bu başlığı seçmenizin nedeni
nedir? Hâşim üzerine yazılmış onlarca inceleme varken 590 sayfalık yeni bir
kitap yazmayı gerekli kılan boşluk neydi? Siz bu çalışmanın mevcut Hâşim
literatürüne hangi soruyu ilk kez sorduğunu düşünüyorsunuz?
OSMAN ÖZBAHÇE (OÖ): Kitabın adı
elbette bir iddia taşıyor. Fakat edebiyat tarihinin, eleştirinin, Türk şiirinin
çoktan söylemiş olması gereken bir söz bu.
Hâşim, bütünüyle
bir yenilik. Bir yönüyle değil, bütünüyle bir yenilik. Bir kere şiire serbest
vezinle başlıyor. Yani herhangi bir aruz kalıbı, hece kalıbı içinde değil. O
günkü şiirimizin bütünüyle yabancısı bir şiir yazıyor. Bu şiirler de birer
deneme değil, en ünlü şiirleri arasında. Bir tarafta biten bir yüzyıl, eski
şiir, bir tarafta başlayan bir yüzyıl, yeni şiir. Aradığımız şiir Fikret’te
yoktu diyor. Tanzimat’ta, Serveti Fünunda yoktu diyor. Bizler eski şairlerin
mezarlarında bekçi değiliz diyor. Elbette yeni, bugüne hitabeden, bugünü
kavrayan yeni şiirler yazacağız diyor. Bu anlayışla ortama giren bir şair. Öyle
bir şiir yazacağız ki insanı kavrayacak ve bu kavrayış her yerde her dönemde
geçerli olacak. Bir taraftan serbest vezni, yeni bir şiiri eski şiirin
kelimeleriyle yazıyor, şiir dili diye bir şey var diyor, bir taraftan da şiirde
anlam dediğiniz fikir nedir sorgulaması yapıyor. Her açıdan yenileyici bir
adam. Eskiyi yenide yeniyi eskide kuran bir yapı Hâşim’in şiiri. Bir sentez,
bir köprü, bir dönüşüm değişim noktası. Bunu yaparken de bütün dikkati yenide.
Avrupa’da, özellikle Fransa’da çıkan en yeni şiir kitaplarını Türk okuyucusuna
tanıtan sadece o. Şiirin dünyadaki gelişimini izleyen sadece o. Bu gelişmeyi
Türk şiirine taşıyan işler sadece ondan geliyor. Diğerleri mehtaplı gecelerde
gazel söylüyor. Bir tarafta düz aruz, bir tarafta serbest vezin. Dönemle
arasındaki fark da, onunla aşık atmaya kalkanlarla arasındaki fark da bu.
Hâşim, özellikle
şiir dili üzerinden yenidir. Şiir dünyasıyla yenidir. Şiirde konuşma diline
bile karşıdır. Şiiri düzyazıdan, alelâde konuşmadan ayıran farklı bir format
biçiminde algılamaktadır. Bunu yaparken eski şiirimizin kelimelerinden
vazgeçmiyor. Kelimeler onun için nadide birer mücevher. Onları tek tek şiire,
daha güzel görünmelerini sağlayacak biçimde yerleştirmek sanat yöntemidir. Hem
şiir diliyle, hem şiir tekniğiyle, serbest müstezatla geçmişi tevarüs etmiş,
güncellemiş, sonrasına aktarmıştır.
Serbest vezin,
Batılı bir form, içini içinde yaşadığı kültürle dolduruyor. Meselâ serbest
müstezat, Doğulu bir form, içini Batı’da gelişmiş bir kafayla dolduruyor. Eğer
gerçek bir edebiyat ortamımız olsaydı, onun şiirleriyle, şiire ilişkin
yazılarıyla kurmaya çalıştığı dünya örneğin Fransa’da modern şiir doğuş
ortamıyla kıyaslanırdı. Çünkü Hâşim benzer bir ortam kurmaya çalışıyor. Bu
nedenle şiiri dünyadaki gelişmelerle kıyaslanırdı. Bu kıyaslamalar neticesinde
ortaya gerçeğe en yakın Hâşim portresi çıkardı. Fakat o hayatı boyunca aptal
tartışmalarla uğraşmak zorunda kalıyor.
Hâşim’e yöneltilen
bütün eleştiriler siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Bir kısmını Yahya Kemal
kalıplıyor, bir kısmını Peyami Safa-Nâzım Hikmet ikilisi kalıplıyor, bir kısmı
da dönemin siyasi atmosferinde kendiliğinden kalıplanıyor. Günümüze değin
oluşan literatür de bu kalıpların tekrarından ibaret. Benim kitabım, Hâşim’in
bu kalıpların dışında yeniden ele alınmasını öneriyor.
Anlamın
belirsizliğinden, insanın karanlıkta kalmış yönlerinden, bilinçdışının
derinliklerinden bahsediyor. Psikolojiden, sosyolojiden, Lacan’dan, Freud’dan,
bunları bırakıp şiiri iyice kristalize etmek için haikulardan söz ediyor.
Bütünüyle bireyselin şiirini savunuyor. Nutuk atacaksanız buyrun siyaset
sahnesine diyor.
Size bunları
söylerken aklım sentez kelimesinde kaldı. Evet, Hâşim bir sentez. Şiirimiz
İkinci Yeniye gelinceye değin bir sentez. Türk şiirinde orijinal nokta
diyebileceğimiz başlangıç İkinci Yenidir. İkinci Yeniyle gelen insan, varoluş
sıkıntısı çeken, nedenini arayan insan İkinci Yeniden önce sadece Necip
Fazıl’da var. O da bu yönüyle orijinal noktadır.
Modern Türk
Şiirinin Gizli Ekseni
YAÖ: Edebiyatımızda
yıllardır Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl etrafında güçlü
anlatılar kuruldu. Sizse Hâşim’in modern Türk şiirinin gerçek ekseni olduğunu
söylüyorsunuz. Bu kanaatinize en güçlü delil olarak hangi metni veya hangi
poetik dönüşümü gösterirsiniz?
OÖ: Tanzimat’ın fikir
şiiri Fikret’le, Âkif’le, üstelik güçlü bir biçimde sürüyor. Cenap Şahabettin
bu dünyanın kenarına oturmuş kendi şiirini terennüm ediyor. Hâşim bu dünyayı
yıkıyor. Şiir o değil, bu diyor. İşe doğrudan bu noktadan başlıyor.
Hâşim’de kendi
içinde poetik dönüşüm, hatta gelişme yok. En başta şiir budur anlayışıyla yola
çıkan, âdeta poetikasını kurup kararını verip şiire başlayan bir şair. Lise
yıllarından 1910 yılına değin yazıp yayınladığı şiirler ve yazılar bunun
göstergesi. Çünkü sonradan değişen yok. Örneğin, Tahsin Nahit’in kitabıyla
ilgili yazdığı yazı bir manifesto. Şiirde Manadan önce Şiirde Mana. Bu yazıyı 1910
yılı Mart ayında yayınlıyor. Cenap’la Fikret’in dergisi Serveti Fünun’da.
Aradığımız şiir Fikret’te yoktu diyor bu yazıda. Bu yazıdaki temel düşüncelere
hayatı boyunca bağlı kalmıştır.
Şiirde Mana, yayınlandığında,
daha o dönem, bu metin gerçek anlamda bir devrimdir, şiirde bir devrimdir cümleleri
var. O gün yazılan şiiri düşündüğümüzde bir doğrultu kuruyor Hâşim’in şiiri,
bir poetika kuruyor. Yeni bir model getiriyor. Ardından gelen kuşak bu
doğrultuyu devam ettiriyor. Bir modeli, bu modeli esas alıyor. Yani Necip
Fazıl, Tarancı, Dıranas, Ziya Osman Saba. Şiiri bir dil meselesi, estetik çaba
biçiminde algılayan bir kuşak geliyor. Fikir yumağı, siyasi nutuk değil diyor
Hâşim. Düz konuşma değil diyor. Hatta edebiyat dersine, edebiyat hocasına
indirgenemeyen metindir diyor. Bu arayış Orhan Veli’de de var. Gerçek anlamını
da İkinci Yeniyle buluyor. Bu anlamda bir eksenden söz ediyorum.
Anlatı bahsinde, Hâşim’in
kitlesi yok, kitleye malolacak bir anlatısı yok. O yalnız adam. Âkif gibi,
Necip Fazıl gibi değil. Şiirinden başka bir şeyi yok. Yalnızlık yetmiyormuş
gibi bir de yabancı adam. Sen Türk değilsin, Arapsın diyor bütün yazılar. Şiir,
bir milleti düşündüğümüzde, bir insanı düşündüğümüzde en yakın demektir. Ondan
demektir. O demektir. Hâşim, şiiriyle biz kere biz olmuş, bir ben vardır bende
benden içeri olmuş, siz kalkmış Arap demek için sıra bekliyorsunuz. Hâşim
hakkında yazılanların neredeyse hepsi Arap deme sırası bana geldi yazısı.
Yerleşik
Kabullerle Hesaplaşmak
YAÖ: Kitabınız
sadece Ahmet Hâşim’i anlatmakla kalmıyor; ana odakta Hâşim üzerine kurulmuş
yerleşik edebiyat tarihini sorguluyor. Çalışmanızda Hâşim hakkında en fazla
tekrar edilen ama en az sorgulanan yanlışlar dahil pek çok konuya temas
ediyorsunuz. Şiirler, yazılar, tarihler apaçık ortada olduğu hâlde yanlışların
peşinde giden isimlere bakınca hem soldan hem de sağdan isimler görüyoruz. Bu
çift taraflı saldırıları nelere bağlıyorsunuz. Edebiyatımızda güvenilen, çok
bilindik isimler dahi pek çok yanlış ve çarpıtmayı devam ettiriyor. Böyle bir
manzara karşısında okura nasıl bir yol takip etmesini önerirsiniz. Bu kirlenme
içinde okur kime güvenecek, neye inanacak?
OÖ: Kirlenmenin
nedeni eleştiri ve edebiyat tarihi. Türkiye’de edebiyat tarihi boş bir çuval.
Boş çuval bir metafor değil, gerçekten boş bir çuval. Türkiye’de edebiyat
tarihi edebiyatın tarihi değil. İdeoloji temelinde magazin yapmaktan ibaret.
Herkes kendi
adamını tutuyor. Tribünlere oynuyor. Adam eleştirmen, Türk şiirinin güçlü
şairlerinden birini değerlendirmeye şöyle başlıyor: “Biliyorsunuz ben Müslüman
değilim. Onun için, eserlerini değerlendirebilecek kadar okumadım.” Ataç bu.
Diğerleri de ataçgiller. Bu familyanın adını söyleşiyi yayınladığınızda küçük
harfle yazın. Çünkü gerçekten küçük adamlardan müteşekkil bir familya bu. Yani
sen yoksun diyor. Sen kimsin de yoksun diyorsun? Listeyi ben yapıyorum. Seni
listeye almıyorum diyor. Edebiyat tarihini ben yazıyorum. Seni bu tarihe
almıyorum diyor. Sen kimsin kardeşim. Edebiyattan, şiirden anlamayan kalın
kafanın tekisin.
Ben, gençlik
yıllarımdan bu tarafa şiirimizi edebiyatımızı izleyen biriyim. Bugüne kadar
yazmak isteyip de yazamadığım bir şiir olmadı. Sadece bir şiir. Yazmak isteyip
de yazamadığım bir şiir var. Hem böyle bir şiire karar veremediğim için
yazamadığım hem de piyasadan korktuğum için yazamadığım.
Adı Aptallar Ligi.
Bu ligde adı eleştirmene çıkmış, eleştiri yazıları yazmış adamlar birbirleriyle
yarışıyorlar. Açık isimleri, açık yazıları, açık cümleleriyle yarışıyorlar. Adamın
adını açık açık yazmadıktan sonra bu şiirin bir anlamı yok. O nedenle
dergilerde, kitaplarda yayınlanmış metinlerden hareketle dipnotlu bir şiir.
Fakat cesaret edemedim. Fakat edebiyatımız Aptallar Liginde şampiyonluğu
kimseye bırakmayan adamlarla dolu.
Bir Mısranın
Gölgesinde Kaybolan Şair
YAÖ: “Şiirde Mânâ”
yazısı ve “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” mısraı yıllardır farklı
biçimlerde yorumlandı. Sizce bu iki metin, Hâşim’i anlamamızı mı sağladı, yoksa
paradoksal biçimde onu tek bir cümleye hapsederek görünmez mi kıldı?
OÖ: Bence bunlar
Hâşim’i kapatan değil, açan, daha anlaşılır kılan noktalar. Şiirde Mana zengin
bir metin. Her okuyuşta yeni bir şey öğreneceğiniz bir metin. Şiiri en modern
biçimiyle kavramaya çalışan bir metin. Melâl mısrası da hiçbir zaman melâl
kelimesinin günümüz Türkçesine çevrilmesi değildir.
Bilgisayar
başındayken zaman zaman Kubbealtı Lügatine bakıyorum. Melâl kelimesine
baktığımda helal olsun demekten kendimi alamamıştım. Kelimeyi örnekleyen cümleler
arasında Hâşim’in mısrası yok. Oysa edebiyatımızda melâl denildiğinde
hatırlanan tek cümle budur. Bunun yerine Yahya Kemal’den bir cümle alınmış:
“Orada sevinç ve melâl birlikte duyulur.” Bu cümle ne kadar düz, yüzeyselse Hâşim
o kadar derindir. Çok anlamlı, çok katmanlıdır.
Ben de kitap
aşamasında arayı arayı Yahya Kemal’de bir melâl mısrası bulmuştum: “Kalbimde vardı Byron’u
bedbaht eden melâl.” Bir de Hâşim’in mısrasını tekrarlayın. İkisinin şiiri
arasındaki farkı bu küçük örnek bile göstermeye yeter.
Melâl, basit
üzüntü değildir. Çok daha geniş bir anlam yapısı içinde simge değeri kazanan
bir mısradır. Bir tavır, bir duruş, bir hayat tarzıdır. Dünya kavrayışıdır.
Meselâ, akşam yine
akşam mısraları, o belde tasavvuru, batan ayın kenarına yazılmış satırlar,
ufukta beliren şanlı süvari. Akşam yine toplandı derinde diyor. Bunlar bugüne
ait şiirler, mısralardır. Çünkü Hâşim hâlâ bugüne ait bir şairdir. “Gök
yeşil, yer sarı, mercan dallar” Ne zaman eskiyecek? Anlam,
açıklık, fikir, nutuk, manzum nutuk, manzum fikir, manzum hikâye hatta divandan
devraldığımız mazmunları sorgulamış, aşmış bir şair Hâşim. Hâşim’i Hâşim yapan
şiirleri, mısraları hatırlayalım, hepsi bugünün, günümüzün şiirleridir.
Hâşim'den İkinci
Yeni'ye Uzanan Ana Damar
YAÖ: Kitabınız
boyunca Hâşim’in yalnızca sembolist bir şair olmadığını, modern şiirin kurucu
aklını temsil ettiğini savunuyorsunuz. Bu noktada Tanpınar, Necip Fazıl, Garip
ve İkinci Yeni arasında nasıl bir devamlılık veya kopuş haritası çiziyorsunuz?
OÖ: Bence Hâşim’e sembolist
demenin bir anlamı yok. Bugün Hâşim’in sembolistliğini ispatlamanın ne anlamı
var?
Adam, 1920’li
yıllarda avangad akımlara öldü diyor. Eskidiler diyor. Yeni bir şeyler bulmamız
lâzım diyor. Bu durumda bugün Hâşim’in şiirini sembolistti, değildi diyerek
veya şiirindeki renk dağılımını esas alarak, istatistik çıkararak kavrayamayız.
Ben İkinci Yeniye
ulaşan modern şiirimizin Hâşim, Necip Fazıl ve Orhan Veli temelinde kavranması
gerektiğini düşünüyorum. İz, yol, hat, ana damar bu diyorum. Modern şiir İkinci
Yeniye değin Hâşim, Necip Fazıl, Orhan Veli çizgisini izlemiştir.
Tartışma Değil
Belgeler Konuşuyor: Yerleşik Yargılara En Sert İtirazlar
YAÖ: Kitabınızda
edebiyat tarihinin bazı yerleşik kabullerine ciddi itirazlar yöneltiyorsunuz.
Bu itirazların en fazla tartışılacağını düşündüğünüz bölüm/leri hangi/ler/si?
Okurun “Burada fazla ileri gidilmiş” diyebileceği iddianız nedir? Ben kendi
adıma; Yahya Kemal’in Dergâh’taki yazılarında yurdu düşmana vermesini
savunduğunu (s. 311), Yahya Kemal’den etkilenen tek bir şair olmadığını (s. 263)
düşüncelerinizi merak ediyorum. Ek olarak Yahya Kemal’in tüm kitapları öldükten
sonra basıldı bildiğimiz üzere, Yahya Kemal’in tek eseri yokken Hâşim tanınan
bir şairdi demenizi de dikkat çekici buldum.
OÖ: O sayfada (311)
yurdu düşmana vermekten söz eden bir cümle yok. Yahya Kemal, yurdumuzu değil,
benliğimizi Batı’ya vermekten bahsediyor. Ruhumuzu teslim etmekten bahsediyor.
Başka türlü Batılılaşamayız diyor. Yurdumuza kimin gücü yetmiş de düşmana
vermekten bahsedebilmiş.
Bakın, Yollar ve O
Belde bugün Hâşim’in en ünlü şiirlerinden ikisidir. Hatta Hâşim, O Belde şairi
diye anılır. Bu şiiri 1910’dan önce yayınlıyor. Yahya Kemal, Türkiye’ye 1913
veya 1914’te geliyor. Şiir ortamında böyle bir şair yok. Ne zamana kadar yok,
bunu edebiyat tarihçilerine bırakalım. Şiir ortamlarında zaman zaman adı geçen bir
söylenti biçiminde yaşıyor. Bir akşam bir yalıda bir şiirini okumuş, bir başka
akşam bir başka yalıda bir şiirini okumuş. Oysa Hâşim ortamın, Türk şiirinin en
yetkin temsilcilerinden biri. Yazmış, yayınlamış, noktayı koymuş. Yahya Kemal,
Türkiye’ye geldiğinde, Hâşim işi bitirmiş bir şair. Noktayı koymuş bir şair.
Yahya Kemal, Hâşim’in kurduğu, kurallarını koyduğu oyuna sonradan dâhil olan
bir oyuncu. Üstelik, Hâşim’in kurallarını kabul ederek oyuna girmiştir. Kitapta
bunun örnekleri var.
Bakın, Yahya
Kemal’den bir tek şair etkilenmiştir: Nâzım Hikmet. Sadece Nâzım Hikmet
etkilenmiştir. O da işi anlayınca, işin gerçek mahiyetini anlayınca bu etkiden
kurtulmuş, bütünüyle tekniğini Hâşim’den alan bir şiir yazmaya başlamıştır.
Hâşim’in aruzda yaptığını hecede yapmaya başlamıştır. Karakterini bulduğu şiiri
Hâşim’den almıştır. Bu nedenle Hâşim, Nâzım Hikmet’in şiirine sahip çıkan
yazılar yazmıştır.
Bakın, İstanbul’un
işgal yıllarında, Türkiye’nin işgal yıllarında, istiklâl sürecinde, millet
yurdun dört bir yanında düşmanla, yani Batı ordularıyla savaşırken sizin
İstanbul’dan Batı’yı bütün hücrelerimizle benimsemeliyiz, kendimizden nefret edercesine
benimsemeliyiz nutukları atmanızın anlamı nedir? Böyle bir ortamda Osmanlı
düşmanlığı yapmanın, Abdülhamit nefretinin anlamı nedir? Ortada Osmanlı’dan
başka devlet yokken Osmanlı düşmanlığının anlamı nedir? Bu işin Türkçesi nedir?
Bugünün Şiiri
Hâşim'den Ne Öğrenebilir?
YAÖ: Kıymetli
hocam; Ahmet Hâşim bugün yalnızca edebiyat fakültelerinde okunan tarihî bir
isim gibi algılanıyor. Siz ise onu yaşayan, bugünün şiirini de açıklayan bir
merkez olarak ele alıyorsunuz. Günümüz şairleri Hâşim’i gerçekten okusaydı,
şiirimizde ilk değişecek şey sizce ne olurdu, yahut neler değişirdi?
OÖ: Bence bir şey
değişmezdi. Çünkü konu Hâşim’in okunup okunmaması, gerçekten okunması,
kavranması değil. Yanlış anlaşılması doğru anlaşılması değil. Çarpıtılması.
Apaçık yalan yazılması. Dolayısıyla, şiirimizin değil, eleştirimizin değişime ihtiyacı
var. Eleştiri, eleştiri değil. Eleştiri, eleştiri değilse ne işe yarar?
Bir Şair Nasıl
Okunmalıdır?
YAÖ: Kitabınız
boyunca Hâşim’le birlikte aslında edebiyat eleştirisinin yöntemini de
tartışıyorsunuz. Bir şairi değerlendirirken biyografi, dönem şartları ve metin
arasında nasıl bir denge kurulmalı? Hâşim örneği size eleştirinin hangi
ilkesini yeniden düşündürdü?
OÖ: Bence eleştirinin
tek amacı metnin kendisidir. Metni yorumlamak. Eleştiri budur. Metin de metinde
ne varsa onlarla yorumlanır. Fakat metni esas almak noktasına virgülüne bakmak,
edat sıfat sayımı yapmak değildir. Gerçekten metinde ne varsa onu ortaya
çıkarmak, yorumlamak demektir. Biyografiyle metne yaklaşılmaz. Birebir koşutluk
kurulmaz. Metnin dönemle ilgisi bağlamında örneğin, akşam yine akşam yine akşam
mısrası arasında nasıl bir bağ kurulacak? Ya da akşam yine toplandı derinde
mısrası arasında? Adamlar, Hâşim küçük yaşta babasını kaybetti, bu nedenle
ezikti diye edebiyat eleştirisi yapıyor. Biraz daha akıllıları bunun şiirdeki
yansımalarına geçiyor. Bak burdaki pencere bu ezikliğin göstergesi diyor. Bu iş
olmaz. Eğer siz, şiiri yorumlayacaksanız şiiri esas alacaksınız. Düzyazılarını
yorumlayacaksanız bunu esas alacaksınız. Metin neyi, neleri esas alıyorsa onu,
onları esas alacaksınız.
Şairi Değil,
Hakikati Savunmak
YAÖ: Bu kitabı
bitiren okurun Ahmet Hâşim hakkında fikrinin değişmesinden ziyade şiirimizin
tarihini yeniden kurmasını mı hedefliyorsunuz? Eğer kitabınızı tek cümleyle
tarif etmeniz gerekseydi, bunun bir Hâşim biyografisi değil de nasıl bir kitap
olduğunu nasıl ifade ederdiniz?
OÖ: Benim edebiyat
tarihini yeniden kurmak gibi bir derdim yok. Ama gerçekleri yazmakla ilgili bir
derdim var. Ben, doğruların saklanamayacağına inanırım. Biri bir gün bulur.
Biri bir gün yazar. Aksi mümkün değildir.
YAÖ: Şiiri yeniden
okumaya olduğu kadar, edebiyat tarihini yeniden düşünmeye de vesile olmasını
dileyerek kıymetli katkılarınız için teşekkür ederiz.





Yorumlar
Yorum Gönder