Editör Masadan Kalkınca Edebiyat Ne Kaybeder?

 

“İnsanlar penceresine düşen aydınlık kadar hayal hanesine duygular şehri…”

 “İnsan ve mekân ilişkisi incelendiğinde ilk dönemlerden şimdiye kadar bir bütünlük arz ederek bugünlere kadar ilerleyerek gelmiştir”

 “Kahve içmek için bir mekân, bir seremoni arayan içeceklerin başında gelir”

 “Bağımlı insan, her şeyin makinalardan alındığını düşünen bir neslin ilk varyasyonu”

 “Mekânın bir ruhu olduğunu ve bu ruhun insanların üzerine etki ettiği su götürmez bir gerçekliktir.”

Bu cümleleri bir ‘X’ hesabının odağa aldığı kitaptaki onlarca yanlış cümle örneği arasından seçtim. Böyle cümleler, herhangi bir taslak dosyada görülse insan kalemi eline alır, yeniden okur, tekrar tekrar yazar.

Cümle Yıkıldıktan Sonra Künye Ne İşe Yarar?

Bu cümleler ödüllü diye sunulan, güçlü künye taşıyan, büyük bir yayınevinden çıkmış, editör hanesinde tanınmış bir isim bulunan kitapta onlarca yanlış arasından seçilmiş, mesele dil sürçmesi olmaktan çıkıp yayıncılık meselesine dönüşüveriyor. Artık yazarın dağınıklığına da yayın zincirinin toplu kayıtsızlığına da şahit oluruz. Tamam kapak özenli, künye iddialı, konu ağır, gel görelim dili dökülen bu kitaplar, editörlük denen işin ne hale geldiğini de ele verir. Editör, bu cümleleri görmemişse sorun büyük, görmüş de onaylamışsa daha da büyüktür.

Türkiye’de Editörlük var mı, yok mu?

‘Türkiye’de editörlük gerçekten var mı?’ sorusu kitabın içinden yükselen somut bir sorudur. Çünkü editörlük, yayıncılığın en az konuşulan, buna karşın, sonucu en çok görülen işidir.

Romanın ritmi, denemenin akışı, çevirinin nefesi, şiir kitabının yer yer tutulan, yer yer bırakılan tonu, çoğu zaman okurun gözü önünde belirlenmez, mutfakta vücut bulur. Okur dükkândan, fuardan, internet sitesinden kitap alırken aslında sadece kapağa bakmaz. Yayınevinin iç disiplinine de para verir: “Bu dosya okunmuştur, tartılmıştır, düzeltilmiştir, kurcalanmıştır, sınanmıştır” diye düşünür. Okurun yayıneviyle yaptığı sessiz sözleşme budur. O sözleşme bozuldu mu, sadece kötü kitap görmeyiz, güven kaybı da hasıl olur.

Güven kaybını anlamak için çok da uzaklara gitmeye gerek yoktur. Misal, yazının başında aktardığım yanlışların olduğu kitapta, anlatım bozukluğu sayılabilecek örnekler tek tük gözden kaçmış kusurlar gibi durmuyor, metnin omurgasına yerleşmiş arızalar bunlar. “Türkiye’deki modernleşme serüvenini izlemek için onu tarihsel bir zemine yatırmakla mümkündür” gibi can acıtıcı cümleler, fikri açmadığı gibi çamura saplar. “Her şeyin değişkenlik gösterdiği günümüzde toplumun da değişmesi kaçınılmaz olmuştur” gibi sözler, düşünce üretmiyor, boş ağırlık yapıyor.

Üstelik bunları kitabın arka sayfalarında yakalanmış üç beş çarpıntı saymamak gerek, metnin pek çok yerine yayılmış durumda. Burada editörlük yoksa neden yok, varsa nasıl işliyor sorusu artık mecburi hale geliyor.

Dosya Geçtiyse Kim Gördü?

Yayıncılık dünyası uzun zamandır hızın baskısı altında. Çok yayın çıkarma hırsı, vitrine yetişme-fuara yetişme telaşı, satma telâşı, tanıtım yazılarının metnin önüne geçmesi, sosyal medya görünürlüğünün editoryal emeğin üstüne basması, sektörde yetişmiş insan sayısının yetersizliği, ücretlerin yıpratıcı seviyesi, zamana karşı yürütülen baskı… Bunların hepsi metin üstünde duracak dikkati azaltıyor. Oysa editörlük lüks görülmemesi gereken hayati önemi haiz bir iştir.

Yazı kendini tek başına kurtarmayabilir. Yazarı kendi metnine en yakın kişi olması hasebiyle, kimi zaman en kör kişi haline gelir. Bu yüzden sadece editör dış göz değildir, metnin aklını ayakta tutan iç denetimdir. Cümle düşüyorsa kaldırır, paragraf dağılıyorsa toplar, düşünce tekrar ediyorsa törpüler, ton sakat gidiyorsa uyarır, kaynak kayıyorsa kontrol eder, yazarın söylemek istediği ile gerçekten yazdığı arasındaki boşluğu gösterir. Bunu yapmayan yayın düzeni, matbaaya dosya yetiştirir, kitap yetiştirmez.

Türkiye’de editörlük üstüne konuşurken geçmişe bakmak şarttır, güçlü editoryal damar çoğu zaman dergi kültüründen çıktı da ondan. Memet Fuat’ın Yeni Dergi’sini, Turgay Fişekçi’nin yetiştiği Adam Sanat’ı hatırlayıversek kâfi.

Dergi, genç kalemin ilk kez cümle hesabı verdiği yerdir. Şiirin fazlalığı, hikâyenin gevşekliği, denemenin ukalalığı, yazının nefessizliği önce dergide açığa çıkar.

Dergi kültürü zayıfladıkça yayınevlerine ham dosyalar daha çok gitmeye başladı. Yayınevi de çoğu zaman bu hamlığı taşıyacak editoryal vakti bulamadı. Sonuç ortada değil mi? Pek çok dergide sıkı elekten geçmiş metne rastlayamadığımız gibi, yayınevinde de metni baştan sona yoğuracak sabra şahitlik edemiyoruz. Bu yüzden editörlük krizi, dergi krizinden ayrı okunmamalıdır.

Editör Var Diyorsak Bu Kitaplar Nasıl Çıkıyor?

Bugün ‘büyük yayınevlerinde editörlük işliyor mu?’ sorusunun dürüst cevabı tek parça değildir. İşleyen yerler var. Hâlâ yüksek titizlikle çalışan editörler var, haklarının yenmemesi gereken. Hâlâ klasik metinleri yeniden kuran, çeviri karşılaştıran, dipnot düzenine dikkat eden, diziler arasında seviye tutturmaya çalışan, yazara sert dönüt verebilen isimler var. İshak Reyna’nın yıllar içinde farklı kurumlarda sürdürdüğü çizgi, Tuncay Birkan’ın metin üstündeki kurucu emeği bu alanda ilk aklıma geliveren ve anılmayı hak eden örnekler arasında. Demek ki editörlük bu ülkede yok değil. Sorun başka yer/ler/de. İyi editörlük daha çok istisna gibi parlıyor. İstisna parladıkça ortalama daha karanlık görünüyor. Çünkü aynı ülkede, aynı dönemde, aynı raflarda, künye bakımından iddialı görünen kimi kitaplar okura dil yarasıyla teslim ediliyor.

Yarayı redaksiyon eksiği diye okumak eksik kalır. Mesele virgül kaçması, yazım kılavuzuna uymayan iki satır değil; mesele, düşüncenin cümleye taşınamaması.

Kitabı Kim Kurtarır: Yazar mı, Editör mü?

Editörün görünmezliği işin başka tarafı. İyi editör çoğu zaman alkış almaz. Okur kitabı sever, yazarı anar. Çeviri iyi giderse çevirmene döner. Kapağı beğenirse tasarımı konuşur. Metnin aksayan yerleri çıktığında ise dönüp editöre bakar. Bu biraz da mesleğin talihsiz kaderi değil midir haddizatında? Yine de görünmezlik mazeret sayılamaz. Çünkü görünmez emek de emektir. Hatta yayıncılıkta en kıymetli emeklerden biridir diyebiliriz.

 İyi editör, adı geçsin diye değil, metin ayağa kalksın diye çalışır. Ne var ki Türkiye’de görünmezlik zaman zaman değersizleşmeye dönüyor. Künye içinde ismi küçücük duran editör, yayınevi içi iş bölümünde de çoğu kez metnin bekçisi olmaktan çıkıp her işe koşan personel haline geliyor. Dosya okuyor, arka kapak yazıyor, basın bülteni hazırlıyor, sosyal medya metni düzeltiyor, yazara gönül alıcı mesaj atıyor, katalog yetiştiriyor, satış toplantısına giriyor, kapak onayı kovalıyor. Bu denli parçalanmış iş akışı içinde editörün metin üstünde uzun uzun durması giderek güçleşiyor. İşte “editör mü, düzeltmen mi, marka yöneticisi mi?” sorusu da buradan çıkmaktadır.

Yayınevlerinin son yıllarda sıkça düştüğü tuzaklardan biri de kitabı metin olarak değil, ürün olarak görmeye başlayan anlayış. Kitap çıkıyor, kapağı parlıyor, tanıtım metni akıyor, yazar videoya giriyor, sosyal medya postu hazırlanıyor, fuar tarihi ayarlanıyor. Metin ise kimi zaman bu gösterinin gerisine itiliyor. Oysa yayıncılığın şerefi, tanıtımda değil metinde başlar. Kötü metin iyi kampanyayla bir süre yürür, amma velâkin okur hafızasında kalmaz. İyi kampanya kitabı sattırır, editoryal emek kitabı yaşatır. O nedenle editörü tanıtım zincirinin merkezine itip metin işini arka plana almak, yayıncılığın kendi ayağına kurşun sıkmasından başka bir şey değildir. Bugün piyasada çok sayıda kitabın birbirine benzeyen arka kapak metinleriyle dolaşması tesadüf değil. Metin dışı dil güçlenirken metin içi dil zayıflıyor.

Edebiyatı Yazar Kurar, Kitabı Editör Kurtarır

Yazar-editör çatışması da sıkıntılı noktaların başında gelir. Türkiye’de pek çok yazar, dosyasına müdahale edilmesini kendi sesine saldırı gibi algılamaktadır. Bu tepkinin duygusal tarafı anlaşılırdır da. Metin kişisel alan, üslup yazanın yüzüdür. Ne var ki sağlam editör yüzü bozmaz, yüzdeki dağınıklığı yazara gösterir. İyi editör metni kendi üslûbuna çekmez, metnin kendi iç tutarlığını yoklar. Yazarın söylemek istediğini ondan iyi söylemeye kalkmaz. Yazarın ne söyleyemediğini fark ettirir. Güven kurulan yerde bu ilişki çok verimli olur. Güven kurulmadığındaysa iki sonuç zuhur eder: editör hiç dokunmaz, kusur büyür; fazla dokunur, metnin sesi bozulur. Her iki durumda da kaybeden okur olur.

Son yıllarda yayınevlerinde kimi yazarların “dosyama dokunulmasın” rahatlığıyla, kimi editörlerin de “yazar kırılmasın” çekingenliğiyle hareket ettiği hissi yayılıyor. Sonuç, yazarı incitmeyeyim derken metni inciten yayıncılık.

Editörlük meselesini yalnızca yayınevlerine sıkıştırmak haksızlık olur. Türkiye’de eleştiri kültürü de zayıftır. Kitap üstüne yazıların önemli kısmı övgüyle tanıtım arasındaki gri bölgede dolaşır. Kusur söylemekten çekinen, yayıneviyle, yazarla, çevreyle arasını açmak istemeyen bir iklim oluşmuştur. Bu iklimde editörlük kusurları da rahatça görünmezleşiyor. Dergiler bu yüzden önemlidir. Sağlam dergi, metni yalnızca yayımlamaz, metin üstüne söz söyler, tartışma açar, çıtayı görünür kılar. Dergi ölçeği düştükçe, eleştiri yazısı azaldıkça, kusur söyleme alışkanlığı da eriyor. Böyle yerde kötü cümle skandal olmaktan çıkıyor, yayın akışının olağan parçası haline geliyor. Oysa edebiyat dediğimiz şey, tam da bu olağanlaşmış özensizlikle kavga etmeden ayakta kalamaz.

Türkiye’de editörlüğün geçmişten bugüne geldiği yer, bu yüzden umut verici olduğu kadar can sıkıcıdır. Umut verici taraf ülkemizde editörlük geleneğinin tamamen yok olmayışı; can sıkıcı yönüyse bu emek kurumsal güvenceye tam kavuşmuş değil. Çalışma koşulları dağınık, iş tanımları bulanık, ücret dengesi yıpratıcı, hız baskısı çok yüksek, tanıtım ve satış yükü metin emeğinin önüne geçebiliyor. Sonuçta iyi editörlük kişisel fedakârlığa yaslanıyor. Sektör fedakârlıkla yürüdüğünde ise süreklilik zedeleniyor.

Edebiyatın Kaderi Editör Masasında Yazılır

Peki editörlük işlemezse ne olur? Önce dil bozulur. Sonra düşünce dağılır. Ardından yayınevinin itibarı içten içe erir. Daha sonra okur, yeni kitaba kuşkuyla bakmaya başlar. Yazar da aslında korunmamış olur. Çünkü kötü editoryal süreç, yazarı kendi zayıf hâliyle piyasaya sürer. Yazarın itibarı da orada yara alır. Okur bazen yazarı acemi sanır, oysa dosya üstünde yürümemiş editoryal süreç de en az yazar kadar sorumludur. Hatta kimi zaman daha çok sorumludur. Çünkü yazar yazmıştır. Editör görmüş olmalıdır. Yayıncı onay vermiş olmalıdır. Matbaaya giden dosya, kolektif iradenin sonucudur.

Buradan çıkış yolu da yok değil.  Öncelikle editörün görev alanı daraltılmalıdır. Editör metnin bekçisi olmalı. Tanıtım yükü, sosyal medya metni, fuar rutini, katalog telaşı başka masalarda toparlanmalı. Sonra redaksiyon ile editörlük ayrımı yeniden ciddiye alınmalı. Metni kuran göz ile metni tarayan göz aynı olmayabilir, çoğu zaman olmamalıdır da. Dergiler yeniden yazı laboratuvarı gibi düşünülmelidir.

Genç kalem, dosyasının ilk tokadını yayınevinde değil, dergide yemelidir. Yayınevleri yılda kaç kitap/dergi çıkardığıyla değil, beş yıl sonra utanmadan sahip çıkacağı kitaplarla konuşulmalıdır. Son olarak eleştiri iklimi güçlenmelidir. Kötü cümleye kötü cümle demek, yayıncılık düşmanlığı değil, yayıncılığı ciddiye almaktır.

Edebiyat dünyasında en tehlikeli şeyse, özensizliğin normalleşmesidir. Çünkü normalleşen kusur, zamanla standart sanılıyor. Bugün elimizde editör hanesinde tanınmış isim bulunan, iddialı yayınevlerinden çıkan, ödül görmüş, raflarda kendine yer açmış, buna rağmen cümle düzeyinde tökezleyen kitaplar varsa, konuşmamız gereken şey ‘kişisel hata’ değil artık. Konuşmamız gereken şey yayıncılığın iç disiplinidir. O disiplin sarsıldığında edebiyatın kendisi de sarsılır. Kitap kapağıyla değil cümlesiyle yaşar. Cümle düşerse bütün gürültü boşuna çıkar.

O yüzden soruyu yeniden, daha sert soralım. Türkiye’de editörlük gerçekten var mıdır? Varsa niçin kimi kitaplar bu halde çıkıyor? Yoksa niçin hâlâ varmış gibi davranılıyor? Edebiyat çevresi bu soruya dürüst cevap vermedikçe okur, yayınevine güvenmekle piyango bileti almak arasında kalır. Böyle bir yayıncılık sürdürülebilir değildir.

Dilin hakkını yemeye başlayan sektör, en sonunda kendi itibarını yer.

Yorumlar